Bu dilekçe; taksirle yaralama suçlamasıyla hazırlanan savcılık mütalaasına karşı, özellikle bilirkişi raporundaki teknik eksiklikler, keşif yapılmaması ve hız sınırının hatalı belirlenmesi gibi temel savunma argümanlarını içermektedir. Metinde, "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi ve yayanın asli kusuruna dair kapsamlı Yargıtay içtihatları yer almaktadır.
ŞİŞMAN HUKUK VE DANIŞMANLIK
UETS: [UETS NO]
Tel: 0539 319 80 90
E-mail: avoguzhansisman@hotmail.com
Tel: 0539 319 80 90
E-mail: avoguzhansisman@hotmail.com
[BÜYÜKÇEKMECE] [MAHKEME] SAYIN HAKİMLİĞİ'NE
DOSYA NO
: [ESAS NO]
SANIK
: [SANIK]
[ADRES]
[ADRES]
MÜDAFİİ
: AV. OĞUZHAN ŞİŞMAN
-Adres Antettedir-
-Adres Antettedir-
MÜŞTEKİ
: [MÜŞTEKİ]
[MÜŞTEKİ ADRESİ]
[MÜŞTEKİ ADRESİ]
VEKİLİ
: [MÜŞTEKİ VEKİLİ]
KONU
: Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasına karşı beyan ve itirazlarımızın sunulmasından ibarettir.
AÇIKLAMALAR
Cumhuriyet savcılığı tarafından sunulan esas hakkındaki mütalaada, müvekkilin taksirle yaralama suçundan cezalandırılması talep edilmiş ise de; söz konusu mütalaa, dosya kapsamındaki delillerin eksik ve hatalı değerlendirilmesine dayanmakta olup, hukuken kabul edilebilir nitelikte değildir. Zira mütalaa, özellikle kusur tespiti bakımından tartışmalı ve yetersiz bir bilirkişi raporuna dayanmakta, olayın oluş şekli tam olarak aydınlatılmadan sonuç çıkarılmaktadır.
Somut olayda, müvekkilin kazanın meydana gelmesinde kusurlu olduğuna dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı bir delil bulunmamaktadır. Ceza yargılamasının temel ilkelerinden biri olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince, mevcut haliyle müvekkil aleyhine mahkûmiyet hükmü kurulması mümkün değildir.
I. MÜTALAANIN DAYANAĞI OLAN BİLİRKİŞİ RAPORU HUKUKİ VE TEKNİK OLARAK YETERSİZDİR
Mütalaada esas alınan bilirkişi raporu, gerek hazırlanış yöntemi gerekse ulaştığı sonuçlar itibarıyla objektif, bilimsel ve denetime elverişli bir rapor niteliği taşımamaktadır. Ceza yargılamasında bilirkişi raporlarının hükme esas alınabilmesi için; somut verilere dayanması, tarafların denetimine açık olması, çelişkileri gidermesi ve bilimsel yöntemlerle gerekçelendirilmesi zorunludur. Oysa somut olayda düzenlenen rapor, bu temel kriterlerin hiçbirini tam anlamıyla karşılamamakta; aksine varsayımlara dayalı, eksik inceleme içeren ve hatalı kabuller üzerine inşa edilmiş bir değerlendirme içermektedir. Bu nedenle söz konusu raporun hükme esas alınması, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleyecek niteliktedir.
Öncelikle bilirkişinin olay yerinde keşif yapmaksızın yalnızca Google Earth ve benzeri harita görüntüleri üzerinden değerlendirme yapmış olması, raporu başlı başına sakatlamaktadır. Trafik kazalarının oluş şeklinin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi; yolun fiziksel yapısının, eğiminin, yol genişliğinin, şerit düzeninin, görüş açıları ve kör noktaların, trafik yoğunluğunun, yol yüzeyinin durumu ile çevresel faktörlerin bizzat yerinde incelenmesini zorunlu kılar. Uydu görüntüleri üzerinden yapılan değerlendirmeler, statik ve yüzeysel olup; olay anına ilişkin dinamik unsurları, özellikle sürücünün görüş mesafesini, yayanın hareket hızını, ani gelişen durumlara karşı reaksiyon süresini ve çarpma anındaki gerçek konumları ortaya koyamaz. Bu nedenle yerinde keşif yapılmaksızın düzenlenen bilirkişi raporu, teknik anlamda eksik incelemeye dayalı olup, hükme esas alınabilecek güvenilirlikten uzaktır.
Bununla birlikte bilirkişi raporunda olay yerindeki hız sınırının 30 km/s olarak kabul edilmesi de açıkça hatalıdır. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca, yerleşim yeri içindeki karayollarında aksi bir trafik işareti ile sınırlandırma yapılmadıkça hız sınırının 50 km/s olduğu açıktır. DOSYA KAPSAMINDA İSE BU SINIRI 30 KM/S’E DÜŞÜREN HERHANGİ BİR TRAFİK LEVHASININ VARLIĞINA İLİŞKİN SOMUT BİR TESPİT BULUNMAMAKTADIR. Bilirkişinin bu yöndeki kabulü tamamen varsayıma dayalı olup, somut delille desteklenmemektedir. Hız sınırının hatalı belirlenmesi, doğrudan kusur değerlendirmesini etkileyen temel bir unsurdur. Zira sürücünün hızının hukuka uygun olup olmadığı değerlendirilirken esas alınacak kriter hız limitidir. Bu limitin yanlış kabul edilmesi, müvekkilin hızının olduğundan fazla ve dolayısıyla tali kusurlu olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.
Ayrıca müvekkilin hızına ilişkin değerlendirme de dosya kapsamı ile örtüşmemektedir. Müvekkil, beyanlarında viraja yaklaşırkenki hızını beyan etmiş ve ardından hızını düşürdüğünü açıkça ifade etmiş olmasına rağmen, bilirkişi bu beyanı yanlış yorumlayarak viraj öncesi hız ile çarpma anındaki hızı aynı kabul etmiştir. Oysa trafik kazalarında hız tespiti yapılırken, aracın çarpma anındaki gerçek hızının teknik verilerle belirlenmesi gerekir. Bu bağlamda fren izleri, çarpma noktası, araçta meydana gelen hasarın niteliği gibi unsurlar dikkate alınmalı; salt beyana dayalı bir hız kabulü yapılmamalıdır. Bilirkişi raporunda ise bu tür teknik analizlere yer verilmemiş, MÜVEKKİLİN BEYANI HATALI YORUMLANARAK ALEYHE SONUÇ DOĞURACAK ŞEKİLDE KULLANILMIŞTIR. Bu durum, raporun tarafsızlık ve bilimsel objektiflik ilkeleriyle bağdaşmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Öte yandan raporda, kazanın meydana geldiği yerde yayanın davranışları yeterince irdelenmemiş, yayanın mevcut üst geçidi kullanmaması, kontrolsüz şekilde yola çıkması ve araç trafiğini dikkate almadan koşarak geçmeye çalışması gibi hayati önemdeki kusurlu davranışları gereği gibi değerlendirilmemiştir. Her ne kadar raporun sonuç kısmında yayanın asli kusurlu olduğu belirtilmiş ise de, gerekçelendirme kısmında bu kusurun ağırlığı ve kazaya etkisi yeterince ortaya konulmamış, sürücü aleyhine genişletici yorumlar yapılmıştır. Bu durum da raporun kendi içinde çelişkili olduğunu göstermektedir. Bir taraftan yayanın asli kusurlu olduğu kabul edilmekte, diğer taraftan sürücünün tali kusuru abartılarak cezai sorumluluğa dayanak oluşturulmaktadır. Bu tür çelişkili değerlendirmeler, raporun denetime elverişli olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca dosya kapsamında olayın aydınlatılmasına katkı sağlayabilecek kamera kayıtlarının araştırılmamış olması da önemli bir eksikliktir. Günümüzde trafik kazalarının büyük bir kısmı, çevrede bulunan güvenlik kameraları aracılığıyla net biçimde ortaya konulabilmektedir. Somut olayın meydana geldiği bölgenin yerleşim ve ticari faaliyet açısından yoğun bir alan olduğu dikkate alındığında, kamera kayıtlarının bulunma ihtimali oldukça yüksektir. Buna rağmen bilirkişi raporunda bu hususa ilişkin herhangi bir değerlendirme yapılmamış, eksik veriyle sonuca gidilmiştir. Eksik incelemeye dayanan bir bilirkişi raporunun ise hükme esas alınması hukuken mümkün değildir.
Sonuç olarak; bilirkişi raporu, yerinde inceleme yapılmaksızın hazırlanmış olması, hız sınırının hatalı belirlenmesi, müvekkilin hızına ilişkin yanlış değerlendirmeler içermesi, teknik analizlerden yoksun olması, taraf beyanlarını hatalı yorumlaması ve dosya kapsamındaki delilleri eksik incelemesi nedeniyle bilimsel, objektif ve denetime elverişli bir rapor niteliği taşımamaktadır. Bu haliyle söz konusu raporun hükme esas alınması mümkün olmadığı gibi, bu rapora dayanılarak oluşturulan Cumhuriyet savcılığı mütalaasının da hukuki dayanaktan yoksun olduğu açıktır. Bu nedenle, eksik ve hatalı bilirkişi raporuna itibar edilmeksizin, dosyanın uzman bir kurumdan, tercihen Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi’nden alınacak yeni ve kapsamlı bir rapor ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Somut olayda mütalaaya esas alınan bilirkişi raporunun; keşif yapılmadan, kamera kayıtları araştırılmadan ve teknik veriler (fren izi, çarpma noktası, görüş mesafesi, reaksiyon süresi) değerlendirilmeden hazırlandığı açık olup, bu haliyle eksik incelemeye dayalı olduğu sabittir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu tür eksik incelemeye dayalı raporların hükme esas alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.
II. KAZANIN MEYDANA GELMESİNDE ASLİ VE TAM KUSUR YAYADADIR
Dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde açıkça görülmektedir ki; müşteki yaya, trafik güvenliğini ağır biçimde ihlal eden davranışlarıyla kazanın meydana gelmesine doğrudan ve belirleyici şekilde sebebiyet vermiştir. Nitekim dosyada mevcut bilirkişi raporunda dahi yayanın asli kusurlu olduğu açıkça tespit edilmiş olmasına rağmen, Cumhuriyet savcılığı mütalaasında bu kritik hususun gereği gibi değerlendirilmediği, yayanın kusurunun olayın oluşumundaki belirleyici etkisinin arka planda bırakıldığı anlaşılmaktadır. Oysa ceza yargılamasında kusurun ağırlığı ve nedensellik bağı, sorumluluğun tayininde belirleyici olup; asli kusurlu tarafın eylemleri yeterince irdelenmeden tali kusura (tali kusuru kabul anlamına gelmemek üzere) dayalı bir cezalandırma yoluna gidilmesi hukuka aykırılık teşkil eder.
Somut olayda müşteki, kazanın meydana geldiği noktada mevcut olan ve yayaların güvenli geçişi için özel olarak inşa edilmiş üst geçidi kullanmamış, bunun yerine taşıt trafiğinin yoğun şekilde aktığı karayolu üzerinden kontrolsüz biçimde karşıya geçmeye teşebbüs etmiştir. BU TERCİH, YALNIZCA BİR İHMAL DEĞİL; AYNI ZAMANDA BİLİNÇLİ BİR RİSK ALMA DAVRANIŞIDIR. Zira üst geçidin varlığı, yayaya güvenli geçiş imkânı sunmakta olup, bu imkânın kullanılmaması doğrudan doğruya yayanın kendi güvenliğini tehlikeye attığını göstermektedir. Bu yönüyle müştekinin davranışı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun yayalara yüklediği dikkat ve özen yükümlülüğünün açık bir ihlalidir.
Bununla da kalmayarak müşteki, yolu geçiş sırasında trafik akışını kontrol etmeden, yaklaşmakta olan araçların hız ve mesafesini dikkate almadan, ani ve kontrolsüz şekilde koşarak yola çıkmıştır. Trafik güvenliği açısından en tehlikeli davranış biçimlerinden biri olan bu hareket, sürücüler açısından öngörülmesi ve önlenmesi son derece güç bir durum yaratmaktadır. Zira sürücünün hukuki sorumluluğundan söz edilebilmesi için, tehlikenin makul ölçülerde öngörülebilir olması gerekir. Oysa ani ve kontrolsüz şekilde yola çıkan bir yayaya karşı, sürücünün her durumda kazayı önleyebilmesi fiilen mümkün değildir. Bu nedenle müştekinin bu davranışı, kazanın meydana gelmesinde doğrudan ve asli neden niteliğindedir.
Ayrıca müşteki, araçların geçiş üstünlüğünü tamamen göz ardı ederek, trafikteki temel kurallardan birini ihlal etmiştir. Karayolları Trafik Kanunu ve ilgili yönetmelik hükümleri uyarınca, yayaların karşıdan karşıya geçişlerde araç trafiğini dikkate alması, yaklaşan araçların hızını ve mesafesini gözetmesi ve güvenli bir geçiş imkânı oluşmadan yola çıkmaması zorunludur. Buna karşın müştekinin, bu yükümlülüklere aykırı hareket ederek araçların geçiş önceliğini hiçe sayması, yalnızca kendi güvenliğini değil, aynı zamanda trafik düzenini de tehlikeye sokmuştur. Bu durum, kazanın meydana gelmesinde belirleyici unsur olup, müvekkile atfedilen tali kusurun kabulü mümkün değildir.
Nitekim yerleşik Yargıtay içtihatlarında da açıkça vurgulandığı üzere; yayaların aniden ve öngörülemez şekilde taşıt yoluna çıkmaları halinde, sürücünün kusurundan söz edilemeyeceği kabul edilmektedir. Yargıtay, bu tür durumlarda sürücünün tüm dikkat ve özeni göstermiş olsa dahi kazanın kaçınılmaz hale gelebileceğini, bu nedenle kusur isnadının yapılamayacağını istikrarlı biçimde ortaya koymaktadır. Somut olayda da müştekinin davranışı, tam olarak bu içtihatlarda tarif edilen niteliktedir. Ani, kontrolsüz ve trafik kurallarını hiçe sayan bir şekilde yola çıkılması, sürücü açısından öngörülebilir bir risk olmaktan çıkmakta ve kazayı kaçınılmaz hale getirmektedir.
Bu bağlamda, müştekinin asli kusurlu olduğu yalnızca bilirkişi raporuyla değil, aynı zamanda olayın oluş şekli, trafik kuralları ve hayatın olağan akışı ile de sabittir. Böyle bir durumda müvekkile atfedilen tali kusurun cezai sorumluluğa esas alınması, ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Zira ceza sorumluluğu, ancak açık, net ve belirleyici bir kusurun varlığı halinde söz konusu olabilir. Oysa somut olayda kazanın meydana gelmesine yol açan temel etken, müştekinin kendi kusurlu davranışıdır.
Sonuç olarak; müşteki yayanın trafik kurallarını ağır şekilde ihlal eden, öngörülemez ve tehlikeli davranışları kazanın yegâne ve asli sebebini oluşturmakta olup, müvekkile atfedilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığı açıktır. Bu nedenle, mütalaada yer verilen değerlendirmelerin aksine, olayın oluşumunda belirleyici olan yaya kusuru dikkate alınarak müvekkilin cezai sorumluluğuna gidilmemesi gerekmektedir.
III. MÜVEKKİLİN KUSURUNDAN SÖZ EDİLEBİLMESİ İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR OLUŞMAMIŞTIR
Ceza hukukunda taksirle sorumluluğun doğabilmesi için, neticenin yalnızca gerçekleşmiş olması yeterli olmayıp, aynı zamanda bu neticenin fail bakımından öngörülebilir ve objektif olarak önlenebilir nitelikte bulunması zorunludur. Taksirli suçlarda cezai sorumluluğun temeli, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı ile meydana gelen netice arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesine dayanır. Bu bağın kurulamadığı, yani neticenin kaçınılmaz olduğu veya makul bir dikkat ve özenle dahi önlenemeyeceği durumlarda, ceza sorumluluğundan söz edilmesi mümkün değildir.
Somut olay bakımından değerlendirildiğinde; yaya, trafik akışının bulunduğu alanda ani ve kontrolsüz bir şekilde taşıt yoluna çıkmış olup, bu davranış sürücü açısından öngörülebilir bir risk sınırının dışına çıkmaktadır. Trafik düzeni, karşılıklı güven ilkesi üzerine kurulu olup, yayaların da trafik kurallarına uygun davranacağı varsayımı esas alınır. Bu nedenle yayanın ani şekilde yola çıkması, sürücü bakımından olağan dikkat ve özen yükümlülüğü ile bertaraf edilmesi mümkün olmayan bir risk yaratmıştır.
Diğer yandan müvekkilin reaksiyon süresi, olayın meydana geliş şekli ve fiziki şartlar birlikte değerlendirildiğinde, çarpışmanın önlenmesinin objektif olarak mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Trafik kazalarında sürücünün frenleme veya manevra ile neticeyi önleyebilmesi için belirli bir görüş mesafesi, yeterli reaksiyon zamanı ve öngörülebilir bir tehlike bulunması gerekir. Oysa somut olayda yayanın ani ve kontrolsüz şekilde taşıt yoluna çıkması, sürücünün teknik ve fiziksel olarak müdahale imkânını ortadan kaldırmış; kazanın meydana gelmesini kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu durumda müvekkile atfedilecek bir dikkat ve özen yükümlülüğü ihlalinden söz edilmesi hukuken mümkün değildir.
Sonuç olarak; somut olayda yayanın ani ve kontrolsüz davranışı neticesinde ortaya çıkan kazada, müvekkil bakımından öngörülebilirlik ve önlenebilirlik unsurları gerçekleşmemiştir. Reaksiyon süresinin yetersizliği ve olayın ani gelişimi dikkate alındığında, müvekkilin dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal ettiğinden söz edilmesi hukuken mümkün değildir. Bu nedenle, ceza sorumluluğunun doğduğundan bahsedilemeyeceği açık olup, müvekkil hakkında beraat kararı verilmesi gerekmektedir.
IV. DELİLLER TOPLANMADAN VE ÇELİŞKİLER GİDERİLDEN MÜTALAA VERİLMİŞTİR
Dosya kapsamında öncelikle, kazanın meydana geldiği bölgeye ilişkin herhangi bir kamera kaydı araştırmasının yapılmadığı anlaşılmaktadır. Belediye KGYS kayıtları veya çevredeki iş yerlerine ait güvenlik kameraları, olayın saniye saniye nasıl gerçekleştiğini ortaya koyabilecek nitelikteyken bu yönde hiçbir araştırma yapılmamış olması maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engellemiştir.
BUNUNLA BİRLİKTE, KAZANIN MEYDANA GELDİĞİ YERDE YERİNDE KEŞİF YAPILMAMASI DA YARGILAMANIN EN ÖNEMLİ EKSİKLİKLERİNDEN BİRİDİR. Yolun fiziki yapısı, görüş açıları ve reaksiyon süresi gibi hayati unsurlar ancak olay yerinde yapılacak keşif ile bilimsel olarak değerlendirilebilir. Keşif yapılmaksızın düzenlenen mütalaa, eksik incelemeye dayalıdır.
Somut olayda Yargıtay’ın bu içtihatlarında zorunlu gördüğü hiçbir araştırma yapılmamıştır. Mevcut haliyle dosya, Yargıtay’ın bozma gerekçesi yaptığı “eksik inceleme” durumunun aynısını taşımaktadır.
V. ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ GEREĞİ BERAAT KARARI VERİLMELİDİR
Dosya kapsamı incelendiğinde, kusur tespitinin kesin, net ve her türlü şüpheden uzak şekilde ortaya konulamadığı açıktır. Ceza yargılamasında mahkûmiyet kararı verilebilmesi için isnat edilen fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ispatlanması zorunludur. Kamera kayıtlarının araştırılmaması ve keşif yapılmaması, değerlendirmeyi yalnızca ihtimaller üzerinden yapılır hale getirmiştir.
“Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince, şüphe içeren hiçbir durumun sanık aleyhine yorumlanamayacağı açıktır. Mevcut delil durumu müvekkilin kusurlu olduğunu kesin şekilde ortaya koymaya elverişli değildir. Bu şartlar altında müvekkilin beraatine karar verilmesi zorunludur.
SONUÇ VE TALEP : Yukarıda arz ve izah olunan nedenlerle;
1. Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasının kabul edilmemesine,
2. Eksik ve hatalı bilirkişi raporuna itibar edilmemesine,
3. Dosyada maddi gerçeğin tam olarak ortaya konulabilmesi bakımından olay yerinde keşif yapılmasına ve teknik inceleme için dosyanın Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi’ne gönderilmesine,
4. Tüm bu hususlar ışığında müvekkil [SANIK]’un BERAATİNE karar verilmesini, Saygıyla arz ve talep ederiz. [TARİH]
Önemli Uyarı: Bu dilekçe metni, somut bir hukuki uyuşmazlığın koşulları dikkate alınarak örnek mahiyetinde hazırlanmıştır. Her davanın kendine has dinamikleri, delil durumu ve hukuki süreci farklılık gösterir. Hak kaybına uğramamak adına, bu taslağın doğrudan kullanımı yerine bir avukat aracılığıyla hukuki yardım alınması şiddetle önerilir.