ABONELİK SÖZLEŞMELERİNDE İSPAT YÜKÜ
Elektrik, su, doğalgaz ve internet gibi temel hizmetlerin sunumu, kural olarak sağlayıcı kurum ile tüketici arasında akdedilen bir "abonelik sözleşmesi"ne dayanır. Bu sözleşme, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyen, tüketim bedelinin kimden tahsil edileceğini yasal olarak tescil eden temel belgedir. Ancak uygulamada, özellikle kiracı değişimleri, iş yeri devirleri veya uzun süreli taşınmaz kullanımlarında, abonelik kayıtlarının güncelliğini yitirdiği veya kurum arşivlerinde sözleşme asıllarına ulaşılamadığı durumlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Hizmet sağlayıcı kurumlar, yıllar sonra ortaya çıkan ödenmemiş faturalar için, o adreste bir dönem faaliyette bulunmuş veya ismine fatura kesilmiş kişilere karşı icra takibi başlatabilmektedir. Bu noktada hukuk sisteminin en temel sorusu gündeme gelir: Kurumun arşivinde bulunmayan veya ispatlanamayan bir sözleşmeye dayanarak, eski bir kullanıcıdan on yıl sonraki tüketim bedeli talep edilebilir mi?
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ispat yüküne dair genel ilkeleri, bir olayın varlığını iddia eden tarafın, bu iddiayı ispatla mükellef olduğunu açıkça belirtir. Hizmet sağlayıcı kurum, bir kişinin kendi abonesi olduğunu iddia ediyorsa, bu aboneliği ispat eden imzalı sözleşmeyi veya dijital onayı mahkemeye sunmak zorundadır. Sadece geçmişte bir dönem fatura ödenmiş olması veya adreste fiilen bulunulmuş olması, süresiz ve sonsuz bir abonelik ilişkisinin kanıtı sayılamaz. Yargıtay’ın 2023 yılı sonundaki güncel kararları, "arşiv çalışması" veya "belgelere ulaşılamaması" gibi gerekçelerin kurumları ispat yükünden kurtarmayacağını, sözleşme tarafı olduğu kanıtlanamayan kişiden tüketim bedeli istenemeyeceğini tescil etmiştir. Bu makalemizde, abonelik sözleşmelerinde ispat külfetini, arşiv sorunlarının hukuki sonuçlarını, fiili kullanıcı ile resmi abone arasındaki farkları ve Yargıtay’ın kanun yararına bozma kararı ile netleşen ispat standartlarını akademik bir perspektifle ele alacağız.
ABONELİK SÖZLEŞMESİ VE TARAFLARIN BELİRLENMESİ
Abonelik sözleşmesi, sürekli bir borç ilişkisi doğuran ve tüketiciye belirli bir hizmetin kesintisiz sunulmasını sağlayan özel bir sözleşme türüdür. Bu sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların karşılıklı irade beyanlarının uyuşması ve borçlunun kimliğinin net bir şekilde belirlenmesi gerekir. Sözleşme, faturayı ödeyecek olan borçluyu tayin eder. Ancak mülkiyetin veya kullanım hakkının el değiştirdiği durumlarda, yeni kullanıcının eski abonenin yerine geçmesi veya aboneliği üzerine almaması, "fiili kullanım" ile "resmi abonelik" arasında bir hukuki boşluk yaratır.
Hukukumuzda borç, ancak sözleşmenin tarafı olan kişiden talep edilebilir. Bir kişi, bir adreste on yıl önce kiracı olarak bulunmuş ve o dönemdeki faturaları ödemişse, bu durum o kişinin o adresteki sayaç için ebedi bir abonelik sözleşmesi imzaladığı anlamına gelmez. Eğer kurum, sözleşme aslına ulaşamıyorsa, kişinin sadece o dönemdeki dürüst davranarak faturaları ödemiş olmasını, gelecekteki tüm borçların da teminatı olarak kullanamaz. Abonelik ilişkisi, varsayımlar üzerine değil, somut belgeler üzerine inşa edilmelidir.
Tarafların belirlenmesindeki hata, icra takiplerinin ve davaların temelini sakatlar. Hizmet sağlayıcı kurumlar, geniş veri tabanlarına ve arşivleme imkanlarına sahip profesyonel kuruluşlardır. Bu kurumların kendi arşivlerindeki dağınıklık veya kayıt eksikliği, ispat yükünü tersine çevirerek tüketiciye "abone olmadığını ispatla" yükümlülüğü getiremez. Bu durum, silahların eşitliği ilkesine ve dürüstlük kuralına aykırıdır.
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU VE İSPAT KÜLFETİ
İspat yükü, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 190 uyarınca, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Abonelik davasında, bir alacağın varlığını iddia eden kurum, bu alacağın temelini oluşturan sözleşme ilişkisini ispatlamak zorundadır. Eğer davalı taraf "benim böyle bir sözleşmem yok, ben sadece o tarihte kiracıydım ve mal sahibinin aboneliğini kullandım" diyorsa, aksini yani şahsi aboneliğin varlığını kanıtlamak kurumun görevidir.
Hakim, vicdani kanaatini oluştururken sunulan delillere bakar. Somut olayda kurumun "arşivlerimizde çalışmamız devam ediyor, sözleşmeye ulaşamadık" beyanı, bir delil değil, bir itiraftır. İspat edilemeyen bir hukuki durum, yok hükmündedir. Mahkemece sadece geçmiş ödemelerden yola çıkarak "zımni bir sözleşme" olduğu varsayımı yapılamaz. Zira abonelik işlemleri belirli bir usul ve form (başvuru, güvence bedeli, imza vb.) gerektirir.
İspat külfetinin yer değiştirmesi ancak kanuni bir karine varsa mümkündür. Abonelik hukukunda kurum lehine "isimsiz her kullanıcı abonedir" şeklinde bir karine yoktur. Aksine, hizmeti satan kurumun alıcısını net olarak saptama ve bu kaydı tutma yükümlülüğü (özen borcu) vardır. Bu borcun ihlali, kurumun dava hakkını kaybetmesi sonucunu doğurur.
ARŞİVDE BULUNAMAYAN SÖZLEŞMELERİN AKIBETİ
Hizmet sağlayıcı kurumların (elektrik dağıtım şirketleri, belediyeler vb.) arşiv yönetimi, idari ve teknik bir zorunluluktur. Bir sözleşmenin "arşivde bulunamaması", kurumun iç işleyişindeki bir kusurdur ve bu kusur tüketicinin aleyhine bir borç doğuramaz. Yargıtay, bu tür durumlarda "kurumun belgelere ulaşamaması, borçlunun sözleşme tarafı olduğu iddiasını ispatlanmamış kılar" diyerek kesin bir sınır çizmiştir.
Sözleşme aslı veya onaylı örneği olmadan, sadece bir abone numarası üzerinden fatura kesilmesi, o faturanın yasal bir borç doğurması için yeterli değildir. Fatura, bir sözleşmenin sonucu olabilir ancak sözleşmenin yerine geçmez. Kurumlar, teknolojinin imkanlarını kullanarak her bir abonenin dijital kopyasını saklamakla yükümlüdür. Fiziksel arşivlerin kaybı veya yangın/su baskını gibi mücbir sebepler bile, borç ilişkisinin varlığını ispat etme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz; sadece ispatın başka delillerle (ikrar, yazılı delil başlangıcı vb.) yapılmasını gerektirir.
Eğer davalı, aboneliği açıkça inkar ediyorsa ve kurum da sözleşmeyi sunamıyorsa, dava reddedilmelidir. Aksi takdirde, hayatı boyunca on farklı adreste kiracı olarak oturan bir vatandaş, her bir adreste on yıl sonra oluşacak kaçak kullanım veya ödenmemiş faturalardan sorumlu tutulma riskiyle karşı karşıya kalır. Bu durum, hukuki güvenlik ilkesini kökünden sarsar.
GEÇMİŞ KULLANIMIN SÖZLEŞMEYE DELALETİ
Abonelik davalarında satıcıların en sık kullandığı argüman, davalının geçmişte fatura ödemiş olmasıdır. "Daha önce kendi adına gelen faturaları ödeyen kişi, sözleşmeyi kabul etmiş sayılır" tezi, ilk bakışta mantıklı görünse de hukuken eksiktir. Faturanın ödenmesi, sadece "o dönemdeki tüketimin bedelinin üstlenilmesi"dir. Bu eylem, ödeme yapanı süresiz bir abonelik sözleşmesinin tarafı haline getirmez.
Özellikle iş yeri veya konut kiralamalarında, kiracıların mal sahibinin aboneliğini kullanması ve faturaları kendi isimlerine (veya kullanıcı sıfatıyla) ödemesi yaygın bir pratikti. Bu durum, yeni bir abonelik sözleşmesi kurulduğu anlamına gelmez; mevcut bir borcun üçüncü kişi tarafından ifasıdır. Borcu ifa eden (ödeyen), o borcun asıl borçlusu konumuna geçmez. Dolayısıyla, kurumun elinde davalının imzasını taşıyan bir "Abonelik Tesisi" belgesi yoksa, geçmiş ödemeler sözleşmenin varlığına delil sayılamaz.
Geçmiş kullanım, ancak "fiili kullanım" iddiasıyla açılan tazminat davalarında (haksız fiil) önem arz eder. Ancak dava bir "sözleşme alacağı" davası ise, geçmiş kullanım sözleşmenin yerini tutamaz. Hukuk, belgelerin netliğini varsayımların belirsizliğine tercih eder.
FİİLİ KULLANICI VE RESMİ ABONE AYRIMI
Abonelik hukukunda en temel ayrım, "kayıttaki abone" ile "fiili kullanıcı" arasındaki ayrımdır. Alacaklı kurum, borcu kural olarak resmi aboneden ister. Eğer resmi abone adresten ayrılmış ancak aboneliğini feshetmemişse, sonrasındaki kullanımlardan da (müşterek ve müteselsil sorumluluk esasları çerçevesinde) sorumlu tutulabilir. Ancak bu kuralın uygulanabilmesi için, kişinin "resmi abone" olduğunun ispatlanması şarttır.
Somut olayda olduğu gibi, kişinin bir dönem o adreste bulunduğu sabit olsa da "resmi aboneliği" ispatlanamıyorsa, o kişiden sonraki dönemlerin bedeli istenemez. Zira borç, "abonelikten" değil "tüketimden" doğmaktadır. Eğer kişi o tarihte adreste değilse (taşınmışsa) ve abone olduğuna dair bir belge de yoksa, kurumun borcu ondan talep etmesi için hiçbir yasal dayanak kalmaz.
Fiili kullanıcı, sayaçtan geçen elektriği veya suyu bizzat tüketen kişidir. Kurum, borcun gerçek tüketicisini tespit edip ona yönelebilir. Ancak bu durumda davanın temeli "sözleşme" değil "sebepsiz zenginleşme" veya "haksız fiil" olmalıdır. Sözleşmeye dayalı bir takipte, sadece "bir zamanlar buradaydı" demek, borçluyu mahkum etmeye yetmez.
ABONELİĞİN FESİH EDİLMEMESİ VE SORUMLULUK
Yargıtay’ın birçok kararında "abone, aboneliğini iptal ettirmedikçe sonrasındaki kullanımlardan sorumludur" ilkesi yer alır. Bu ilke, kurumun alacağını güvence altına almak için geliştirilmiştir. Ancak bu sorumluluğun doğması için öncelikli ve vazgeçilmez şart, kişinin "abone" olduğunun kurumca ispatlanmış olmasıdır. İmzalı bir sözleşme varsa, abone o adresten taşınsa bile, aboneliğini resmen kapatmadığı sürece başkalarının yaptığı tüketimden sorumlu olur.
Ancak, kurum sözleşmeyi sunamıyorsa, davalıya "neden aboneliğini kapatmadın?" sorusu sorulamaz. Çünkü ortada kapatılması gereken resmi bir hukuki bağ olduğu kanıtlanamamıştır. Kişi, aboneliği olmadan fatura ödeyen bir "fiili kullanıcı" ise, adresten ayrıldığı an sorumluluğu da biter. "Fesih kaydı yok" gerekçesi, ancak ispatlanmış bir sözleşmenin varlığı halinde geçerlidir.
Bu ayrım, tüketiciler için hayati önemdedir. Bir aboneliğiniz varsa mutlaka kapatmalısınız; ancak adınıza bir abonelik kurulduğuna dair imzanız yoksa, kurumun sizi "feshetmedin" diyerek on yıl sonraki borçlardan sorumlu tutması hukuken mümkün değildir.
KANUN YARARINA BOZMA VE HUKUKİ SONUÇLARI
Emsal kararda, Adalet Bakanlığı’nın "kanun yararına temyiz" yoluna gitmesi, uyuşmazlığın hukuki ilkeler açısından ne kadar kritik olduğunu gösterir. Kanun yararına bozma, kesinleşmiş ancak hukuka aykırı olan kararların, ilerideki davalara kötü örnek olmaması için Yargıtay tarafından incelenmesidir. Bu karar, yerel mahkemelerin "ispat yükünü" hafife alan yaklaşımını sert bir şekilde eleştirmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, kurumun sözleşmeyi ibraz edemediği, arşivine ulaşamadığı ve davalının fiili kullanıcı olduğunu da iddia etmediği bir senaryoda davanın reddedilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu karar, hizmet sağlayıcı dev kurumlara karşı bireysel tüketicinin en büyük güvencesidir. İspat, adaletin temelidir ve ispatın yokluğu, hakkın kaybı demektir.
Sonuç olarak; abonelik sözleşmelerinde ispat yükü kayıtsız şartsız hizmet sağlayıcı kurumdadır. Geçmiş dönem ödemeleri veya adreste bir süre faaliyette bulunulmuş olması, imzalı bir sözleşmenin yokluğunda borç doğurmaya yeterli değildir. Tüketiciler, kendilerine ait olmayan veya ispatlanamayan abonelikler üzerinden gelen haksız borç bildirimlerine karşı, HMK’nın ispat kurallarını ileri sürerek kendilerini savunabilirler. Hukuk, kurumun arşiv hatasını tüketicinin borcuna dönüştürmez. Adalet, belgelerin konuştuğu bir düzendir ve belgesiz bir iddia, hukuken hiçbir kıymet taşımaz.
SORU – CEVAP BÖLÜMÜ
Eğer kurum imzalı bir abonelik sözleşmesini mahkemeye sunamıyorsa ve siz aboneliği inkar ediyorsanız, kural olarak sorumlu tutulamazsınız. İspat yükü kurumdadır.
Eğer adınıza resmi bir abonelik varsa ve taşınırken kapatmadıysanız, sizden sonraki tüketime dair borçtan sorumlu olabilirsiniz. Ancak adınıza abonelik olduğu ispatlanamazsa sorumlu olmazsınız.
Hayır. Fatura ödemek "fiili kullanıcı" olduğunuzu gösterebilir ancak aranızda süresiz bir "abonelik sözleşmesi" kurulduğunu ispatlamak için kurumun imzalı belgenizi sunması gerekir.
Evet. Eğer adınıza resmi bir abonelik sözleşmesi imzaladıysanız, adresten ayrılırken mutlaka feshetmelisiniz. Aksi halde sizden sonraki kullanım bedelleri de sizin üzerinize borç olarak yazılabilir.
Diyebilir ancak bu beyan davayı kazanmalarını sağlamaz. Belge ibraz edilemediği sürece mahkeme davanın reddine karar vermelidir. Arşiv sorunu tüketiciye yansıtılamaz.
Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.