avoguzhansisman@hotmail.com Han Plus Çarşısı, Sultaniye Mah. 330. Sk., Esenyurt / İstanbul
Şişman Hukuk Bürosu Emsal Kararlar

BOŞANMA SONRASI YOKSULLUK VE KESİN HÜKÜM

Boşanma hukuku, sadece evlilik birliğinin sona erdirilmesini değil, bu sona erişin mali ve hukuki artçı etkilerinin de bir nizam içerisinde çözülmesini hedefler. Bu sürecin en hassas noktalarından biri olan yoksulluk nafakası, Türk Medeni Kanunu uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan tarafa bağlanan mali bir destektir. Ancak hukuk düzenimiz, yargısal süreçlerin bir noktada nihayete ermesini ve taraflar arasındaki uyuşmazlıkların sonsuza dek sürmemesini sağlayan "kesin hüküm" ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bir davanın konusu mahkemece karara bağlanmış ve bu karar kanun yollarından geçerek kesinleşmişse, aynı taraflar arasında aynı konuda tekrar dava açılması hukuken mümkün değildir. Boşanma davasında talep edilen ancak reddine karar verilerek kesinleşen bir yoksulluk nafakasının, aradan yıllar geçtikten sonra "yeni bir yoksulluk" iddiasıyla tekrar gündeme getirilmesi, bu temel usul prensibine toslar. Zira yoksulluk nafakasına hak kazanma şartları, boşanma hükmünün kesinleştiği andaki duruma göre belirlenir.

Yoksulluk nafakası, evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte doğan bir haktır ve bu hakkın varlığı, boşanma anında tarafların sosyal ve ekonomik durumlarının bir "fotoğrafının" çekilmesiyle saptanır. Eğer bu fotoğrafta eş yoksul değilse veya yoksulluğa kendi ağır kusuruyla sebebiyet vermişse (örneğin nafaka alabilmek için işinden kasten ayrılmışsa), mahkeme nafaka talebini reddeder. Bu red kararı kesinleştiğinde, artık o eş için "yoksulluk nafakası" defteri hukuken kapanmış sayılır. Boşanmadan sonraki bir tarihte eşin işsiz kalması, iflas etmesi veya başka bir nedenle yoksulluğa düşmesi, önceden kesin hükme bağlanmış olan bu durumu değiştirmez. Bu makalemizde, yoksulluk nafakasının kesin hükümle olan ilişkisini, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki dava şartlarını ve boşanma sonrası değişen şartların neden yeni bir nafaka hakkı doğurmayacağını akademik bir perspektifle analiz edeceğiz.

YOKSULLUK NAFAKASININ TALEP EDİLEBİLECEĞİ ZAMAN DİLİMİ

Yoksulluk nafakası talebi, asıl olarak boşanma davası ile birlikte veya boşanma davası devam ederken ileri sürülür. Ancak kanun koyucu, boşanma davasında bu talebin unutulmuş olması veya şartların o an tam netleşmemiş olması ihtimaline binaen, TMK madde 178 uyarınca boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren bir yıllık bir zamanaşımı süresi öngörmüştür. Bu bir yıllık süre içerisinde, eğer boşanma davasında bu konuda bir hüküm kurulmamışsa, ayrı bir dava ile yoksulluk nafakası talep edilebilir. Ancak buradaki en kritik nokta şudur: Bir yıllık süre içinde açılacak bu davada dahi, davacının "boşanma anında" yoksul olup olmadığına bakılır. Boşanma anında yoksul olmayan bir eşin, boşanmadan 6 ay sonra işten çıkarılması durumunda açacağı nafaka davası, yasal şartların oluşmaması nedeniyle reddedilmeye mahkumdur.

Yoksulluk nafakası talebinin zaman dilimi açısından bir diğer boyutu, boşanma davası içerisinde bu talebin açıkça reddedilmiş olmasıdır. Eğer mahkeme, tarafların ekonomik verilerini incelemiş ve bir tarafın nafakaya ihtiyacı olmadığına veya yoksulluğa kendi kusuruyla yol açtığına kanaat getirerek talebi reddetmişse, bu karar kesinleştiği andan itibaren artık 178. maddedeki bir yıllık sürenin de bir önemi kalmaz. Çünkü artık ortada "talep edilmemiş bir hak" değil, "mahkemece incelenmiş ve reddedilmiş bir iddia" vardır. Hukukta aynı konunun tekrar yargılama konusu yapılamaması kuralı, yargısal istikrarın ve hukuki güvenliğin gereğidir. Dolayısıyla, nafaka talebinin zamanlaması kadar, önceki bir kararın kesinlik kazanıp kazanmadığı da davanın kaderini belirler.

Ayrıca, boşanma davası sırasında nafakadan feragat edilmiş olması da benzer sonuçlar doğurur. Taraflar, boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşırken nafakadan açıkça vazgeçmişlerse, bu irade beyanı kesinleşen mahkeme kararıyla mühürlenmiş olur. Sonradan yoksulluğa düşüldüğü iddiasıyla açılacak davalar, hem kesin hüküm engeline hem de feragat nedeniyle hakkın sona ermiş olması gerçeğine çarpar. Hukuk, kişilerin serbest iradeleriyle aldıkları kararların ve mahkemelerin kesinleşmiş hükümlerinin arkasında durur. Bu tutum, boşanan eşlerin birbirlerinin hayatları üzerindeki mali gölgesinin, kanunda öngörülen sınırlar dahilinde kalmasını sağlar.

KESİN HÜKÜM İLKESİ VE DAVA ŞARTLARI

Kesin hüküm (Res Judicata), bir davanın konusunun daha önce bir mahkeme kararıyla çözülmüş ve kararın artık değiştirilemez hale gelmiş olmasıdır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-i maddesi uyarınca, "Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması" bir dava şartıdır. Yani, hakim bir dava açıldığında ilk olarak, "Bu konu daha önce karara bağlandı mı?" sorusunu sormak zorundadır. Eğer cevap evet ise, davanın esasına hiç girmeden "dava şartı yokluğu" nedeniyle reddine karar verir. Yoksulluk nafakası davalarında kesin hüküm ilkesi, boşanma davasındaki red kararının içeriğiyle sınırlıdır. Eğer boşanma mahkemesi "davacı yoksul değildir" diyerek nafakayı reddetmişse, bu tespit artık taraflar arasında tartışılmaz bir gerçektir.

Dava şartları, kamu düzenini ilgilendiren hususlardır ve yargılamanın her aşamasında re'sen (kendiliğinden) gözetilir. Bir tarafın kesin hüküm itirazında bulunmasına dahi gerek kalmaksızın, mahkeme önceki dosyayı celbederek durumu saptamalıdır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, nafaka davaları doğası gereği "değişen şartlara göre uyarlanabilir" nitelikte olsa da, bu uyarlanabilirlik sadece "kabul edilmiş bir nafaka" için geçerlidir. Yani, hali hazırda ödenen bir nafakanın artırılması veya azaltılması her zaman mümkündür; ancak başlangıçta kökten reddedilmiş ve reddi kesinleşmiş bir nafaka hakkı için "uyarlama" yapılamaz. Reddedilen bir hak, hukuken "yok" hükmündedir ve yok olan bir şeyin miktarını artırmak veya şartlarını değiştirmek usulen imkansızdır.

Kesin hükmün varlığı için üç temel unsurun bir arada bulunması gerekir: Tarafların aynı olması, dava sebebinin aynı olması ve dava konusunun (müddeabih) aynı olması. Boşanma sonrasında açılan yeni bir nafaka davasında taraflar aynıdır, talep edilen yoksulluk nafakasıdır ve sebep de aynı boşanma vakıasıdır. Dolayısıyla, önceki davanın reddedilmiş olması, yeni açılacak davanın önüne aşılmaz bir set çeker. Bu setin amacı, aynı uyuşmazlığın defalarca yargı önüne getirilerek yargı organlarının meşgul edilmesini ve tarafların sürekli dava tehdidi altında yaşamasını engellemektir. Hukuki barış, ancak kesinleşmiş kararlara duyulan saygı ile mümkündür.

YOKSULLUĞA KENDİ KUSURUYLA SEBEBİYET VERME

Yoksulluk nafakasının temel şartlarından biri, nafakayı isteyen tarafın boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olmasıdır. Ancak hukuk, dürüstlük kuralını her şeyin üzerinde tutar. Eğer bir eş, boşanma davası sürerken veya boşanmaya yakın bir tarihte sırf nafaka alabilmek amacıyla düzenli gelir getiren işinden kendi isteğiyle ayrılırsa, bu durum "yoksulluğa kendi kusuruyla sebebiyet verme" olarak adlandırılır. Yargıtay'ın 2014/18201 E. sayılı kararında da açıkça görüldüğü üzere; düzenli geliri varken yargılama aşamasında istifa eden eşin nafaka talebinin reddedilmesi hukuka uygundur. Çünkü kişi, kendi eylemiyle yarattığı mağduriyetten hak devşiremez.

Kendi kusuruyla yoksulluğa düşme hali, sadece işten ayrılmakla sınırlı değildir. Mal varlığını kasten elden çıkarmak, çalışabilecek durumda ve iş imkanı varken çalışmaktan imtina etmek veya haysiyetsiz bir yaşam sürerek kaynaklarını tüketmek gibi durumlar da bu kapsama girer. Mahkeme, nafaka talebini değerlendirirken tarafların sadece mevcut gelirlerine değil, "gelir elde etme kapasitelerine" de bakar. Sağlıklı, eğitimli ve iş bulma imkanı olan bir bireyin, hiçbir geçerli neden yokken işsiz kalması ve eski eşinden nafaka beklemesi, toplumsal yardımlaşma yükümlülüğünün sınırlarını aşan bir durumdur. Bu noktada verilen red kararı, sadece ekonomik bir tespit değil, aynı zamanda etik bir yaptırımdır.

Yoksulluğa kendi kusuruyla sebebiyet veren taraf için mahkemenin verdiği red kararı kesinleştiğinde, bu durum "kesin hüküm" teşkil eder. Bu eşin, boşanmadan birkaç yıl sonra "gerçekten iş bulamadım, artık yoksulum" diyerek tekrar mahkemeye gelmesi sonucu değiştirmez. Zira hakkın kötüye kullanılması yasağı, zaman aşımına uğramayan evrensel bir kuraldır. Başlangıçta hakkın kötüye kullanıldığı tespit edilmişse, bu tespit artık hukuki bir etikete dönüşür. Hukuk sistemi, bir kez dürüstlük kuralına aykırı davranarak nafaka almaya çalışan eşe, sonradan bu imkanı tanımaz. Bu sert ama adil tutum, nafaka kurumunun suistimal edilmesini önleyen en önemli barajlardan biridir.

BOŞANMA ANINDAKİ DURUMUN BELİRLEYİCİLİĞİ

Yoksulluk nafakasının en temel prensibi, şartların "boşanma hükmünün kesinleştiği ana" göre belirlenmesidir. Bu an, hukuki bir milattır. Bu milattan önce var olan durumlar karara esas alınır, sonradan meydana gelecek değişiklikler ise ancak kabul edilmiş bir nafakanın uyarlanmasında rol oynayabilir. Boşanma sırasında zarureti (yoksulluğu) bulunmayan bir eşin, boşanma kesinleştikten sonra herhangi bir sebeple maddi sıkıntıya düşmesi, eski eşine rücu etme hakkı doğurmaz. Boşanma, eşler arasındaki mali bağı kural olarak koparır; nafaka ise bu kopuşun sadece yoksulluk riski taşıyan taraf için bırakılmış istisnai bir köprüsüdür. Milat anında köprü kurulmamışsa, sonradan yeni bir köprü inşa edilemez.

Neden boşanma anı bu kadar kritiktir? Çünkü nafaka, evlilik birliğinin sona ermesinin bir "fer'i" (eki) sonucudur. Evlilik birliği bittiğinde, tarafların birbirlerine karşı olan sadakat ve yardımlaşma yükümlülükleri de hukuken sona erer. Eğer boşanma anında bir taraf yoksul değilse, evlilikten kaynaklanan yardımlaşma borcu da o an için ifa edilmiş ve bitmiş sayılır. Boşanmadan yıllar sonra ortaya çıkan yoksulluk, artık evlilik birliğiyle illiyet bağı (nedensellik bağı) kopmuş bir durumdur. Kişi artık eski eşi için "yabancı" statüsündedir. Hukuk, bir kimseyi eski eşinin hayat boyu sürecek tüm ekonomik risklerinin sigortacısı haline getiremez.

Boşanma anındaki durumun belirleyiciliği, ispat yükü açısından da taraflara net bir çerçeve sunar. Mahkeme, tarafların boşanma kesinleşmeden önceki Sosyal Ekonomik Durumlarını (SED) araştırır. Eğer eş o dönemde çalışıyorsa, sigortalı bir geliri varsa veya üzerinde kayıtlı taşınmazlar bulunuyorsa yoksul kabul edilmez. Bu tespit yapılıp hüküm kesinleştiğinde, taraflar artık kendi ekonomik geleceklerini bu kesinleşmiş hükme göre planlarlar. Borçlu taraf, "artık nafaka yükümlülüğüm yok" diyerek yeni yatırımlar yapabilir veya yeniden evlenebilir. Bu hukuki öngörülebilirliği bozmak, toplumdaki yargıya güven duygusunu temelinden sarsar. Bu nedenle Yargıtay, "sonradan zarurete düşen eş nafaka isteyemez" kuralını ödünsüz uygulamaktadır.

SONRADAN OLUŞAN YOKSULLUK VE NAFAKA HAKKI

Boşanma davası bitip kesinleştikten sonra ortaya çıkan yoksulluk halleri (hastalık, işten çıkarılma, iflas vb.), nafaka hukuku açısından "geç kalınmış" durumlardır. Hukuk literatüründe bu durum "sonradan oluşan yoksulluk" olarak adlandırılır ve yoksulluk nafakasının doğumuna engel teşkil eder. Ancak bu noktada bir ayrım yapmak gerekir: Eğer boşanma davasında nafaka talebi "maddi imkansızlık" nedeniyle değil de, usuli bir eksiklik veya o anki geçici bir refah hali nedeniyle reddedilmişse, kesin hüküm engeli her zaman devrededir. Boşanma anında zengin olan bir eşin, üç yıl sonra tüm mal varlığını kaybedip yoksulluğa düşmesi, ona eski eşine dava açma hakkı vermez. Bu durum, aile hukukunun sosyal devlet ilkeleriyle değil, bireysel sorumluluk ve sözleşme mantığıyla açıklanır.

Peki, sonradan yoksulluğa düşen eş tamamen korumasız mı kalır? Türk hukuk sisteminde yoksulluk nafakası dışındaki sosyal yardım mekanizmaları (Devlet yardımları, sosyal hizmetler vb.) devreye girer. Ancak eski eşin bu yoksulluktan sorumlu tutulması, hakkaniyet sınırlarını aşar. Yargıtay'ın emsal kararlarında vurgulandığı üzere, boşanma ilamı ile reddedilen bir nafaka, artık "yargısal bir gerçeklik" kazanmıştır. Bu gerçekliği, hayatın rastlantısal olumsuzluklarıyla (iş kaybı gibi) yıkmaya çalışmak, usul hukukunun statik yapısına aykırıdır. Hukuki istikrar, kişilerin hayatlarındaki dalgalanmaların mahkeme salonlarına sürekli taşınmasını engeller.

Buna karşın, nafakanın artırılması davalarıyla bu durumu karıştırmamak gerekir. Eğer boşanma sırasında 100 TL nafaka bağlanmışsa ve eş sonradan daha da yoksullaşmışsa, bu nafakanın 500 TL'ye çıkarılmasını isteyebilir. Buradaki fark, ortada "mevcut ve kabul edilmiş bir hakkın" bulunmasıdır. Hiç doğmamış veya reddedilmiş bir hakkın artırılması söz konusu olamaz. Dolayısıyla, "kesin hüküm" sadece red kararları için aşılamaz bir engeldir. Kabul kararları ise, şartlar değiştikçe (TMK 176/4 uyarınca) her zaman yeniden değerlendirilebilir. Bu ince ayrım, nafaka hukukunun en temel işleyiş prensibidir.

İŞTİRAK NAFAKASI İLE YOKSULLUK NAFAKASI FARKI

İştirak nafakası ile yoksulluk nafakası, boşanma davasında genellikle birlikte talep edilen ancak hukuki nitelikleri ve sonuçları tamamen farklı olan iki kurumdur. İştirak nafakası, velayeti kendisine verilmeyen eşin, müşterek çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılmasıdır ve bu hak "çocuğun hakkı"dır. Yoksulluk nafakası ise tamamen "eşin hakkı"dır. Yargıtay'ın incelediği 2014/18201 E. sayılı kararda da görüldüğü üzere, mahkeme annenin yoksulluk nafakası talebini kesin hüküm nedeniyle reddetmiş; ancak müşterek çocuk için iştirak nafakasının artırılmasına karar vermiştir. Bu durum, çocukların haklarının anne veya babanın usuli hatalarından veya kesin hüküm engellerinden etkilenmeyeceğini gösterir.

İştirak nafakası, çocuğun ergin olmasına kadar her zaman artırılabilir, azaltılabilir veya şartlar değişince yeniden belirlenebilir. Çocuk lehine hükmedilen nafakada "kesin hüküm" engeli yoksulluk nafakasındaki kadar katı değildir. Çünkü çocuğun ihtiyaçları yaşla, eğitimle ve hayat şartlarıyla sürekli olarak artar. Annenin geçmişte işten ayrılmış olması veya nafaka talebinin reddedilmiş olması, babanın çocuğuna bakma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Bu nedenle, yoksulluk nafakası davası kesin hükümden reddedilirken, aynı dava içerisindeki iştirak nafakasının artırılması talebi esastan incelenip kabul edilebilir. Bu, aile hukukunda "çocuğun üstün yararı" ilkesinin bir sonucudur.

Özellikle müşterek çocuğun ihtiyaçlarının zamanla artması (okula başlaması, kurslar, sağlık giderleri vb.), iştirak nafakasının artırılması için her zaman geçerli bir nedendir. Annenin kendi yoksulluk nafakasından feragat etmiş olması dahi, çocuk adına iştirak nafakası istemesine engel değildir. Çünkü hiç kimse başkasının (çocuğun) hakkından feragat edemez. Bu iki nafaka türü arasındaki bu keskin ayrım, yargılamada titizlikle korunur. Mahkemeler, eşlerin birbirine karşı olan mali iddialarını "kesin hüküm" ve "kusur" süzgecinden geçirirken; çocukların nafakası söz konusu olduğunda sadece "ihtiyaç" ve "ödeme gücü" dengesine odaklanır.

HUKUKİ GÜVENLİK VE YARGISAL İSTİKRAR

Hukuki güvenlik ilkesi, bireylerin geleceğe yönelik planlarını hukuk kurallarına ve mahkeme kararlarına güvenerek yapabilmelerini sağlar. Yoksulluk nafakasında kesin hüküm kuralının uygulanması, bu güvenliğin en somut teminatıdır. Bir eş, boşanma davası sonunda "nafaka ödemeyeceksin" denilerek mahkemeden ayrılmışsa, artık bu yükten kurtulduğuna dair meşru bir beklenti içerisine girer. Bu beklentinin, yıllar sonra eski eşin kişisel hayatındaki talihsizlikler nedeniyle bozulması, hukuki öngörülebilirliği zedeler. Yargısal istikrar, aynı konuda verilen kararların tutarlı olmasını ve bir kez çözülen uyuşmazlığın sürekli kanayan bir yara olarak kalmamasını gerektirir.

Mahkemelerin, dava şartlarını (kesin hüküm gibi) davanın her aşamasında kendiliğinden incelemesi, bu istikrarın korunması için getirilen bir emniyet sibobudur. Eğer yerel mahkemeler bu kuralı göz ardı ederek "hakkaniyet" adına kesinleşmiş hükümleri delerse, hukuk sisteminde bir kaos oluşur. Herkes, şansını tekrar denemek için mahkemelere koşar ve yargı sistemi kilitlenir. Yargıtay'ın bozma kararı, aslında yerel mahkemelere bir hatırlatmadır: "Hukuk sadece vicdan değildir, aynı zamanda usuldür." Usul kurallarına uyulmadığı takdirde, en vicdani kararlar bile hukuki sakatlıkla malul olur.

Sonuç olarak; yoksulluk nafakası, boşanma anındaki yoksulluk durumuna bağlı, istisnai bir haktır. Boşanma davasında bu talep bir kez reddedilmiş ve karar kesinleşmişse, artık bu hak sonsuza dek sona ermiştir. Sonradan oluşan yoksulluk veya boşanma anındaki kusurlu davranışlar, bu kesin hüküm duvarını yıkamaz. Taraflar, boşanma sürecinde haklarını ararken bu usuli gerçekleri bilerek hareket etmeli ve yargılamanın her aşamasının gelecekteki yaşamlarını nasıl etkileyeceğini profesyonel bir destekle değerlendirmelidir. İştirak nafakası gibi çocukların hakları ise, bu tür usuli engellerden bağımsız olarak, çocuğun üstün yararı çerçevesinde her zaman güncellenmeye açık bir kapı olarak kalmaya devam edecektir.

SORU – CEVAP BÖLÜMÜ

1. Boşanma davasında reddedilen nafakamı 3 yıl sonra tekrar isteyebilir miyim?

Hayır. Boşanma davasında yoksulluk nafakanız bir kez reddedilmiş ve bu karar kesinleşmişse, artık aynı konuda tekrar dava açamazsınız. Bu durum "kesin hüküm" teşkil eder ve açacağınız dava, dava şartı yokluğundan reddedilir.

2. Boşanırken çalışıyordum, şimdi işsiz kaldım. Nafaka bağlatabilir miyim?

Yoksulluk nafakası şartları boşanma anındaki duruma göre belirlenir. Boşanma anında işiniz varsa ve yoksul değilseniz nafaka alamazsınız. Boşanmadan sonra işsiz kalmanız size eski eşinizden nafaka isteme hakkı vermez.

3. Nafaka alabilmek için işten ayrılan birine nafaka verilir mi?

Hayır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, yoksulluğuna kendi kusuruyla (bilerek işten ayrılarak) sebebiyet veren eşe yoksulluk nafakası bağlanmaz. Kişinin düzenli geliri varken kasten işsiz kalması hakkın kötüye kullanılmasıdır.

4. Kendi nafakam reddedildi ama çocuğun nafakası artırılabilir mi?

Evet. Annenin veya babanın yoksulluk nafakası talebinin reddedilmiş olması, çocuk lehine verilen iştirak nafakasının artırılmasına engel değildir. Çocuğun ihtiyaçları arttıkça iştirak nafakası artırım davası her zaman açılabilir.

5. "Kesin Hüküm" nedeniyle davanın reddi ne demektir?

Bu, mahkemenin davanın esasına hiç girmeden; "Siz bu konuyu daha önce dava etmişsiniz ve mahkeme son sözü söylemiş, bu konuda artık yeni bir karar veremem" diyerek davayı usulden sonlandırmasıdır.

Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.

YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ İÇTİHAT METNİ
3. Hukuk Dairesi 2014/18201 E. , 2015/4305 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : UŞAK 1. AİLE MAHKEMESİ TARİHİ : 02/07/2014 NUMARASI : 2013/1181-2014/424 Taraflar arasındaki iştirak nafakasının artırılması ve yoksulluk nafakası davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı dava dilekçesinde; davalı ile Uşak Aile Mahkemesi'nin 2009/262 Esas, 2010/264 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, kesinleşen boşanma ilamında mahkemece "dava esnasında kendi isteği ile işinden ayrıldığı" gerekçesi ile yoksulluk nafakası isteminin reddine karar verildiğini; müşterek çocuk için ise, 100 TL iştirak nafakası takdir edildiğini; aradan geçen zaman içerisinde kendisinin hala bir işte çalışmadığını ve müşterek çocuğun da ihtiyaçlarının arttığını belirterek müşterek çocuk için iştirak nafakasının 250 TL'ye çıkartılmasını, kendisi için 300 TL yoksulluk nafakasına hükmedilmesini, talep ve dava etmiştir. Davalı, davanın reddini istemiştir. Mahkemece; davacının, dava tarihi itibariyle çalışmadığı ve yoksulluğa düştüğü, bu sebeple nafakaya ihtiyacı olduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ve davacı taraf lehine dava tarihinden itibaren 200 TL yoksulluk nafakasına; müşterek çocuk için ise nafakanın 200 TL'ye yükseltilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre,davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. Dava dosyası içinde bulunan, Uşak Aile Mahkemesinin 2009/262 E-2010/264 K. sayılı boşanma dava dosyası içeriğine göre tarafların boşanmalarına davalı kadının düzenli gelir getiren bir işte çalışmakta iken yargılama aşamasında kendi isteği ile işten ayrıldığı ve yoksulluğa düşmesinden kendisinin sebebiyet vermesi nedeni ile yoksulluk nafakası isteminin reddine karar verilmiş, hüküm taraflarca temyiz edilmeksizin 21.05.2010 tarihinde kesinleşmiştir. 6100 sayılı HMK'nun 114.maddesinin (1) ve (2) bendlerinde "Aynı davanın, daha önceden açılmış ve halen görülmekte olmaması ve aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması" dava şartı olarak gösterilmiş, aynı kanunun 115.maddesinde ise "Mahkemenin dava şartlarının mevcut olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştıracağı belirtilmiştir. Öte yandan yoksulluk nafakası koşulları boşanma hükmünün kesinleştiği ana göre belirlenir. Boşanma sırasında zarureti olmayıp da, daha sonra zarurete düşen eş yoksulluk nafakası isteyemez. Öyle ise mahkemece davanın yoksulluk nafakası isteminin az yukarıda açıklanan nedenlerle reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü usul ve yasaya aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 17.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.