avoguzhansisman@hotmail.com Han Plus Çarşısı, Sultaniye Mah. 330. Sk., Esenyurt / İstanbul
Şişman Hukuk Bürosu Emsal Kararlar

KUSURSUZ HAREKET VE YARDIM YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Ceza hukuku, toplumsal düzenin korunması ile bireysel özgürlüklerin güvence altına alınması arasında hassas bir denge kurmayı hedefler. Bu dengenin en önemli tezahürlerinden biri, kişilerin cezai sorumluluklarının sınırlandırılmasında kullanılan kusurluluk ve nedensellik bağlarıdır. Genel olarak, bir kişinin gerçekleştirdiği eylem sonucunda başkasına zarar gelmesi durumunda, ceza kanunlarının ilgili yaptırımları devreye girer. Ancak insan hayatının akışı içinde, tamamen öngörülemez, kaçınılmaz ve failin hiçbir kusuru bulunmaksızın meydana gelen kazalar da söz konusu olabilmektedir. Bir kimsenin iradi olarak başlattığı hukuka uygun veya en azından kusursuz bir davranışın, üçüncü bir şahsın yaralanmasına ya da hayati tehlikeye girmesine yol açması halinde, bu kişinin cezai sorumluluğu nasıl şekillenecektir? Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin bu makaleye konu olan emsal kararı, bu alandaki dogmatik tartışmalara son derece net ve ufuk açıcı bir çözüm getirmektedir. Karar çerçevesinde; tehlikeli durumun ortaya çıkmasında hiçbir kusuru bulunmayan failin, sırf bu hareketin fiziksel olarak başlatıcısı olması sebebiyle kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi (TCK m. 83) veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama yükümlülükleri (TCK m. 98/2) kapsamında sorumlu tutulamayacağı; ancak hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmemesi ya da ilgili makamlara bildirmemesi durumunda genel yardım yükümlülüğünü ihlal (TCK m. 98/1) suçundan cezalandırılması gerektiği hükme bağlanmıştır.

İhmali davranışla işlenen suçlar ile icrai eylemler arasındaki en belirgin fark, ihmali suçlarda failin yasal bir "garantörlük" (yükümlülük) konumunda bulunmasının zorunlu olmasıdır. Garantörlük, kişiye koruma veya gözetim altında tuttuğu bir hukuki değer ya da tehlike kaynağı üzerinde mutlak bir hakimiyet ve sorumluluk yükler. Ceza kanunumuz, garantörlük konumunun kaynaklarını kanun, sözleşme veya ön gelen tehlikeli eylem olarak belirlemiştir. Ön gelen tehlikeli eylemin varlığı durumunda, bir tehlike yaratan kişi, bu tehlikenin gerçekleşmesini engellemek için aktif bir çaba göstermekle mükelleftir. Ancak ceza hukuku dogmatiği açısından en kritik soru şudur: Bu tehlikeli durumun meydana gelmesinde fail tamamen kusursuz ise, yine de garantörlük yükümlülüğü doğacak mıdır? Yargıtay, bu soruya adil ve dengeli bir yanıt vermiştir: Kusursuz hareketle tehlikeye sebebiyet veren kişinin, TCK m. 83 kapsamında ağırlaştırılmış ihmali sorumluluğu bulunmasa dahi, ahlaki ve asgari insani dayanışmanın bir gereği olan TCK m. 98/1 kapsamındaki genel yardım veya bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeme suçundan sorumlu tutulması yasal bir zorunluluktur.

İHMALİ DAVRANIŞLA İŞLENEN SUÇLARIN ESASLARI

İhmali davranışla işlenen suçlar, ceza hukukunda yapılması yasal olarak emredilen bir hareketin yapılmaması, yani hareketsiz kalınması suretiyle gerçekleştirilen suç tipleridir. Bu suçlar kendi içinde gerçek ihmali suçlar ve gerçek olmayan (görünüşte) ihmali suçlar olmak üzere ikiye ayrılır. Gerçek ihmali suçlar, kanunda açıkça tanımlanan belli bir yükümlülüğün yerine getirilmemesiyle doğrudan doğruya oluşan suçlardır (Örneğin, TCK m. 98'de düzenlenen yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçu). Bu suçların faili herkes olabilir. Buna karşılık, gerçek olmayan ihmali suçlar (ihmali davranışla kasten öldürme veya yaralama gibi), kanunda icrai bir hareketle işlenebileceği belirtilen bir suçun, belirli bir yasal yükümlülüğü (garantörlüğü) bulunan kişi tarafından ihmali bir tutumla gerçekleştirilmesidir.

Gerçek olmayan ihmali suçlarda failin sorumluluğunun doğabilmesi için, neticenin meydana gelmesini engellemek konusunda yasal, sözleşmesel veya fiili bir yükümlülüğünün bulunması şarttır. Eğer fail ile mağdur arasında bu yönde hukuki bir bağ ya da garantörlük ilişkisi yoksa, mağdurun zarar görmesi durumunda failin sadece hareketsiz kalması sebebiyle cezalandırılması mümkün değildir. Bu durum, ceza hukukunun şahsiliği ve kusursuz ceza olmaz ilkelerinin doğal bir uzantısıdır. Garantörlük ilişkisi bulunmayan durumlarda, failin eylemi sadece genel ahlaki kuralların veya asgari toplumsal dayanışma yükümlülüklerinin ihlali boyutunda kalacaktır ki bu durum kanun koyucu tarafından çok daha hafif cezaları öngören genel ihmal suçları kapsamında tanzim edilmiştir.

ÖN GELEN TEHLİKELİ HAREKET VE GARANTÖRLÜK

Garantörlük konumunun en karmaşık kaynaklarından biri "ön gelen tehlikeli hareket" (Ingerenz) ilkesidir. Bu ilkeye göre, bir kimse kendi iradi eylemi ile hukuken korunan bir değer (hayat, vücut bütünlüğü vb.) için tehlikeli bir durum yaratmışsa, bu tehlikenin somut bir zarara dönüşmesini engellemek için her türlü tedbiri almakla yükümlü hale gelir. Örneğin, yola dökülen kaygan bir maddeye sebep olan sürücü, diğer sürücülerin kaza yapmasını engellemek için uyarıcı işaretler koymak zorundadır; aksi takdirde ihmali sorumluluğu doğar. Ancak ceza hukuku doktrininde ön gelen hareketin garantörlük doğurabilmesi için bu hareketin kusurlu veya hukuka aykırı olması gerekip gerekmediği uzun yıllar tartışılmıştır.

Modern ceza hukuku teorisinde kabul edilen baskın görüşe göre, ön gelen tehlikeli hareketin fail üzerinde bir garantörlük (TCK m. 83 anlamında icrai eylemle eş değer ihmali sorumluluk) yaratabilmesi için failin bu tehlikeli durumu yaratırken en azından taksir düzeyinde bir kusurunun bulunması gerekir. Tamamen kusursuz, kaçınılmaz ve hukuka uygun bir hareketle tehlikeli durumun tetiklenmesi halinde, failin sırtına mağdurun hayatını kurtarma yönünde icrai eylemle eş değer derecede ağır bir garantörlük yükü bindirilemez. Yargıtay da bu dogmatik çizgiyi benimseyerek, tehlikeli davranışın meydana gelmesinde kusursuz olan sanığın, TCK'nın 83. maddesi kapsamında bir garantörlük yükümlülüğünün doğmayacağını açıkça belirtmiştir. Kusursuz fail, ortaya çıkan büyük tehlikenin tek sorumlusu olarak ilan edilemez.

TÜRK CEZA KANUNU 83 VE 98/2 MADDELERİ

Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesi "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" suçunu düzenler. Bu maddeye göre, kişinin yükümlülük (garantörlük) sözleşmesi, kanun veya ön gelen tehlikeli davranışı sebebiyle neticenin oluşumunu engellemekle yükümlü olduğu durumlarda, bu yükümlülüğünü yerine getirmeyerek ölüm neticesine sebebiyet vermesi halinde icrai suç gibi cezalandırılacağı öngörülmüştür. Benzer şekilde, TCK’nın 98. maddesinin ikinci fıkrası da genel yardım yükümlülüğünün ihlali sonucunda mağdurun ölmesi veya ağır bir yaralanmaya maruz kalması durumunda, failin yükümlülüğünün derecesine göre kasten öldürme veya yaralama suçlarına ilişkin hükümler uyarınca (TCK m. 83 veya m. 87/4) sorumlu tutulabileceğini belirtmektedir.

Ancak bu ağır yaptırımların uygulanabilmesi, ancak ve ancak failin neticeyi engelleme hususundaki yasal garantörlük sıfatının varlığına bağlıdır. Kusursuz bir şekilde tehlikeye sebebiyet veren sanığın, bu ağır hükümler (TCK m. 83 ve m. 98/2) uyarınca sorumlu tutulması kanunun ruhuna aykırıdır. Çünkü bu maddeler, failin kusurlu eylemiyle yarattığı tehlikeye veya doğrudan yasal sorumluluğuna dayanır. Tehlikenin doğmasında hiçbir kusuru olmayan failin, mağdurun ağırlaşan neticesinden (ölümünden) doğrudan kasten öldürme derecesinde sorumlu tutulması, kusursuz sorumluluğu ceza hukukuna sokmak anlamına gelir ki bu da ceza adaletini zedeler. Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu noktada yasayı mükemmel bir şekilde yorumlamış ve kusursuz sanığı bu ağır maddelerin haksız yaptırımlarından korumuştur.

TÜRK CEZA KANUNU 98/1 VE YARDIM YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Garantörlük yükümlülüğü bulunmayan durumlar, failin tamamen serbest kaldığı ve mağduru kaderiyle baş başa bırakabileceği anlamına gelmez. Kanun koyucu, asgari düzeyde de olsa insani dayanışmayı ve yardımlaşmayı ceza hukuku güvencesine almıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 98. maddesinin birinci fıkrası tam olarak bu asgari insani dayanışmayı düzenlemektedir. İlgili kanun maddesi ceza hukuku ilkeleri çerçevesinde şu şekilde tanzim edilmiştir:

TCK Madde 98 -
"(1) Yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka bir nedenle kendisini idare edemeyecek durumda olan bir kimseye hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhal ilgili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır."

Bu suç, genel ve gerçek bir ihmali suçtur. Bu suçun işlenmesi için failin mağdurla önceden hiçbir ilişkisinin olması, akrabalık bağının bulunması veya tehlikenin doğmasında bir kusurunun bulunması gerekmez. Kendisini idare edemeyecek durumda olan bir kimseyi gören veya bu durumdan haberdar olan her birey, eğer imkanı varsa ya doğrudan fiili yardımda bulunmalı ya da durumu derhal polis, ambulans gibi ilgili makamlara bildirmelidir. Bu yükümlülüğün ihlali, toplumun asgari insani ve ahlaki değerlerinin korunması amacını taşır. Kusursuz hareketiyle tehlikeye neden olan sanık da bu genel yükümlülükten muaf değildir; aksine, tehlikenin odağında olması sebebiyle bu bildirim yükümlülüğü onun için çok daha somut ve kaçınılmazdır.

KUSURSUZLUK VE CEZAİ SORUMLULUĞUN SINIRLARI

Ceza hukukunda kusursuz sorumluluk yasaktır. Bir kişinin cezalandırılabilmesi için, işlediği haksızlığın onun iradesiyle, kastıyla veya en azından taksiriyle (öngörülebilir dikkatsizliğiyle) bağlantılı olması gerekir. Somut olayda, mağdurun yaralanmasına neden olan ön gelen tehlikeli davranışın meydana gelmesinde kusursuz olan sanığın, bu yaralanma neticesinden doğrudan sorumlu tutulması mümkün değildir. Kusursuz bir kaza sonucunda bir başkasının yaralanmasına veya ölümcül bir duruma girmesine yol açan kişi, bu neticeden dolayı doğrudan cezalandırılamaz. Örneğin, yasal hız sınırında giden ve tüm trafik kurallarına uyan bir sürücünün önüne aniden atlayan yayanın yaralanmasında sürücünün hiçbir kusuru yoktur. Bu durumda sürücünün taksirle yaralama suçundan cezai sorumluluğu doğmaz.

Fakat bu kusursuz kazadan sonra, yayanın kendisini idare edemeyecek durumda olduğunu gören sürücünün, aracıyla olay yerinden kaçması, ambulans çağırmaması veya yardım etmemesi durumu tamamen farklı bir hukuki boyuttur. Kazanın kendisinde kusursuz olan sürücü, kaza sonrasındaki "yardım etmeme ve bildirmeme" eyleminde tamamen kusurludur ve iradi olarak hareketsiz kalmıştır. İşte bu noktada ceza hukuku, kazanın kendisini değil, kaza sonrasındaki bu insani yardımdan kaçınma iradesini TCK m. 98/1 kapsamında cezalandırır. Yargıtay’ın kararı, kusursuzluk ile ihmali iradenin kesişim noktasını mükemmel bir şekilde belirlemiştir. Kusursuz hareket faili kazadan korur, ancak kazadan sonra sergilediği kayıtsızlık ve hareketsizlik onu TCK m. 98/1'in cezai yaptırımıyla karşı karşıya bırakır.

YARDIM VE BİLDİRİM YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN KOŞULLARI

TCK m. 98/1 kapsamında düzenlenen yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçunun oluşabilmesi için belirli yasal koşulların bir arada bulunması gerekir. İlk olarak, mağdurun "yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka bir nedenle kendisini idare edemeyecek durumda" olması şarttır. Kendi kendine yetebilen, yürüyebilen veya bilinci açık olup yardım istemeyen bir kişiye yardım edilmemesi bu suçu oluşturmaz. Mağdurun mutlak surette başkasının yardımına muhtaç, savunmasız ve çaresiz bir durumda bulunması gerekir.

İkinci önemli koşul ise "hal ve koşulların elverdiği ölçüde" kriteridir. Kanun koyucu, faillerden imkansızı başarmalarını veya kendi hayatlarını ciddi bir tehlikeye atmalarını beklememektedir. Örneğin, yüzme bilmeyen bir kişinin denizde boğulan birini kurtarmak için suya atlamaması bu suçu oluşturmaz; çünkü hal ve koşullar buna elvermemektedir. Ancak bu kişinin en azından etraftakilerden yardım istemesi veya durumu derhal cankurtarana ya da yetkili makamlara bildirmesi gerekir. Fiili yardımın imkansız olduğu durumlarda, bildirim yükümlülüğü (ihbar etme) mutlak bir zorunluluk olarak varlığını sürdürür. Emsal olayda da sanığın, kusursuz şekilde yaralanan mağdura hem elindeki imkanlarla yardım etmediği hem de durumu derhal yetkililere bildirmediği tespit edildiğinden, suçun tüm koşullarıyla gerçekleştiği sabittir.

ÖZEL HUKUK VE TAZMİNAT İLİŞKİSİ

Ceza hukuku ilkeleri ile birlikte konunun özel hukuk boyutuna değinmek gerekirse; bir kazanın meydana gelmesinde kusursuz olan kişinin ceza mahkemesinde beraat etmesi veya sadece TCK m. 98/1'den ceza alması, özel hukuk (borçlar hukuku) sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz. Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde düzenlenen haksız fiil sorumluluğu kusura dayanmakla birlikte, bazı durumlarda kusursuz sorumluluk halleri (örneğin motorlu araç işletenin sorumluluğu gibi) de söz konusu olabilmektedir. Ayrıca, kazada kusursuz olan ancak kaza sonrasında yardım yükümlülüğünü ihlal ederek mağdurun durumunun daha da ağırlaşmasına sebebiyet veren kişinin bu ihmali tutumu, Türk Borçlar Kanunu’nun 50. ve 51. maddeleri kapsamında tazminatın belirlenmesinde ve kusur oranının takdirinde önemli bir unsur olarak ele alınacaktır.

Mağdur veya mirasçıları, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ilkeleri çerçevesinde açacakları maddi ve manevi tazminat davasında, ceza mahkemesinin sanık hakkında yardım yükümlülüğünü ihlalden verdiği mahkumiyet kararını çok güçlü bir delil olarak sunabilirler. Ayrıca, bu süreçte maruz kalınan manevi acı ve ızdıraplar, Türk Medeni Kanunu'nun 24. maddesi uyarınca kişilik haklarının korunması davası çerçevesinde de değerlendirilebilir. Ceza hukukunun koyduğu sınırlar, özel hukukun hak arama özgürlüğü ve tazminat mekanizmalarıyla desteklenerek toplumdaki adalet duygusunun tam anlamıyla tesis edilmesini sağlar. Ceza mahkemesinin yardım yükümlülüğünü yerine getirmeme yönündeki tespiti, hukuk hakiminin tazminat miktarını ve kusur durumunu tayin ederken göz önünde bulunduracağı en önemli verilerden biri olacaktır.

CEZA YARGILAMASINDA İSPAT VE TİPİKLİK EVALÜASYONU

Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğe ulaşma ilkesi, ihmali suçlarda çok daha titiz bir çalışmayı gerektirir. Çünkü icrai suçlarda ortada fiziki bir eylem ve bu eylemin yarattığı somut izler varken, ihmali suçlarda cezalandırılan şey "yapılmayan" bir harekettir. Mahkeme, yargılama sürecinde sanığın gerçekten yardım etme imkanına sahip olup olmadığını, mağdurun durumunun dışarıdan bakıldığında kendisini idare edemeyecek derecede vahim olup olmadığını ve sanığın bu durumu algılama kapasitesini (manevi unsuru) şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispatlamalıdır.

İspat hukuku açısından, sanığın savunması, tanık beyanları, adli tıp raporları ve olay yerinin özellikleri bir bütün olarak değerlendirilir. Adli tıp raporları, mağdurun yaralanma derecesini ve zamanında müdahale edilseydi kurtulup kurtulamayacağını ortaya koyarak, TCK m. 83 ile m. 98/1 arasındaki sınırın çizilmesinde hayati rol oynar. Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin bu emsal kararı, alt derece mahkemelerine tipiklik evalüasyonu (suç tanımlarının somut olaya uyarlanması) konusunda ders niteliğinde bir rehberlik sunmaktadır. Olayın gelişimini doğru analiz edemeyip, kusursuz sanığı TCK m. 83 veya m. 98/2 gibi çok daha ağır suçlardan cezalandırmaya kalkışmak, tipiklik ilkesinin ve adil yargılanma hakkının açık bir ihlali olacaktır. Ceza adaletinin tecellisi, her eylemin kanundaki tam karşılığıyla nitelendirilmesine bağlıdır.

HUKUKİ ÇIKARIMLAR VE EMSAL YORUMLAR

Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin bu son derece dengeli ve dogmatik kararı, ceza hukuku teorisi ve uygulaması açısından çok kıymetli çıkarımlar sunmaktadır. İlk olarak, ön gelen tehlikeli eylemin garantörlük doğurabilmesi için en azından kusurlu bir davranış olması gerektiği ilkesi Yargıtay düzeyinde tescillenmiştir. Bu durum, günlük hayatta tamamen şanssızlık veya kaçınılmaz kazalar neticesinde başkalarının yaralanmasına sebep olan vatandaşların, kasten öldürme gibi çok ağır suçlamalarla haksız yere cezalandırılmasının önüne geçmiştir. Karar, ceza hukukunun adil sınırlarını çizerken, asgari ahlaki sınırları da korumayı başarmıştır.

Sonuç olarak; ceza kanunları sadece cezalandırmak için değil, aynı zamanda haksız cezalandırmayı önlemek ve toplumsal barışı tesis etmek için vardır. Kusursuz bir hareketle başkasının yaralanmasına neden olan failin, bu ağır neticeden dolayı garantör sayılarak kasten öldürme ihmaliyle sorumlu tutulması yasal olarak imkansızdır. Ancak, bu kişinin olay yerindeki çaresiz mağduru bırakıp gitmesi, ona elindeki imkanlarla yardım etmemesi ve durumu derhal yetkililere bildirmemesi, ceza hukukunun affetmeyeceği asgari insani dayanışma ihlalidir. Yargıtay’ın eylemi TCK m. 98/1 kapsamında "yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi" olarak nitelendirmesi, hukukun hem teknik hem de ahlaki açıdan ne denli kusursuz bir adalet dağıtma kapasitesine sahip olduğunun en açık göstergesidir. Hukuk uygulayıcılarının bu ilkeleri tüm benzer davalarda rehber edinmesi elzemdir.

SORU – CEVAP BÖLÜMÜ

1. Bir kazada hiçbir kusurum olmadığı halde yaralıya yardım etmezsem ceza alır mıyım?

Evet, alırsınız. Kazanın meydana gelmesinde hiçbir kusurunuz olmasa bile, yaralanan ve kendini idare edemeyecek durumda olan kişiye hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmemek veya durumu yetkililere bildirmemek TCK m. 98/1 uyarınca suçtur.

2. Kusursuz olarak birinin yaralanmasına sebep olursam TCK 83'ten (ihmalle öldürme) yargılanır mıyım?

Hayır, yargılanamazsınız. Yargıtay'ın bu emsal kararına göre, tehlikeli durumun meydana gelmesinde hiçbir kusuru bulunmayan kişinin TCK m. 83 kapsamında bir garantörlük yükümlülüğü doğmaz. Bu nedenle ölüm veya ağır yaralanma neticesinden sorumlu tutulamazsınız.

3. Yardım ederken yaralının durumunun daha da kötüleşmesinden korkuyorum, ne yapmalıyım?

Kanun sizden profesyonel bir tıbbi müdahale yapmanızı beklememektedir. Hal ve koşullar fiziksel yardıma elvermiyorsa ya da müdahale etmek riskliyse, durumu "derhal yetkili makamlara (112, 155 vb.) bildirmek" yasal yükümlülüğünüzü yerine getirmeniz için yeterlidir.

4. Kusursuz olduğum bir kazada yaralıya yardım etmediğim için tazminat öder miyim?

Evet, ödeyebilirsiniz. Kazanın kendisinde kusursuz olsanız dahi, kaza sonrasında yardım yükümlülüğünü ihlal etmeniz manevi ve maddi zararları artırabilir. Bu ihmaliniz sebebiyle mağdur veya yakınları HMK çerçevesinde tazminat davası açabilir.

5. TCK 98/1 maddesindeki yardım etmeme suçunun cezası nedir?

Kendisini idare edemeyecek durumda olan bir kimseye hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhal ilgili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.

Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.

YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ İÇTİHAT METNİ
Yargıtay 1. Ceza Dairesi 2012/3814 E., 2014/3754 K. "Olayın, bir başka deyişle mağdurun yaralanmasına neden olan öngelen tehlikeli davranışın meydana gelmesinde kusursuz olan sanığın, TCK'nın 83. madde kapsamında bir yükümlüğünün bulunduğu söylenemeyeceği gibi, TCK'nın 98/2. maddesi uyarınca da sorumlu tutulamayacağı cihetle; kusuru olmaksızın gerçekleştirdiği hareketle yaralanan ve kendini idare edemeyecek duruma gelen maktule hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmediği gibi durumu derhal ilgili makamlara da bildirmeyen sanığın eyleminin, TCK'nın TCK'nın 98/1 maddesinde düzenlenen "yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirmeme" olarak nitelendirilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden..."