MEDENİ HUKUKTA GENEL İSPAT YÜKÜ
Yargılama faaliyeti, tarafların ileri sürdüğü iddiaların ve savunmaların maddi gerçeklikle uyuşup uyuşmadığının mahkeme önünde kanıtlanması sürecidir. Hukuk davalarında hakime sunulan iddiaların soyut birer beyan olmaktan çıkıp yasal bir hükme dayanak teşkil edebilmesi, ancak bu iddiaların usulüne uygun delillerle ispat edilmesiyle mümkündür. İspat hukuku, adaletin tecellisinde ve hak kayıplarının önlenmesinde en hayati, en hassas ve dogmatik kuralları barındıran hukuk disiplinidir. İspatın kimin üzerinde olduğu, yani "ispat yükü" (burden of proof), bir davanın kazanılmasında veya kaybedilmesinde birinci derecede rol oynar. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi, medeni hukukun ve borçlar hukukunun anayasası niteliğinde olan "genel ispat kuralı"nı vazetmiştir. Madde uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Peki, hayatın olağan akışı ile ispat yükü arasında nasıl bir ilişki vardır? İddia edilen her vakıa mutlaka ispat edilmeli midir, yoksa bazı durumlarda ispat yükü yer mi değiştirir? Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin bu makaleye konu olan emsal ve usul hukukunun temel sütunlarından birini oluşturan kararı, bu sorulara paha biçilemez bir açıklık getirmektedir. Karar uyarınca; ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden veya savunmada bulunan tarafa düşer. İleri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar türetmek isteyen kimse, o olayı kanıtlamak zorundadır.
Uygulamada, ilk derece mahkemeleri ve taraflar, ispat yükünün dağılımını hatalı yorumlayarak davalarda tıkanıklıklar yaşayabilmektedirler. Örneğin, borç verdiğini iddia eden bir kimse, parayı gönderdiğini kanıtladığında ispat yükünün sona erdiğini düşünebilir; oysa karşı taraf "bu para eski bir borcun ödenmesiydi" diyerek hayatın olağan akışına uygun bir savunma yaptığında ispat yükünün kime geçeceği tartışmalıdır. Yargıtay, hayatın olağan akışına uygun olan durumun (karinenin) asıl olduğunu, bu olağan durumun aksini (yani istisnayı) iddia eden kişinin ispat yükü altında olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. Eğer bir kişi, bir evde kira ödemeden oturduğunu iddia ediyorsa, bu durum hayatın olağan akışına (mülk sahibinin evini kiraya verip gelir elde etmesi kuralına) aykırı olduğundan, bedelsiz oturduğunu iddia eden taraf bunu yazılı bir belgeyle kanıtlamak zorundadır. Aksi halde ispat edemediği için davayı kaybedecektir. 6. Hukuk Dairesi'nin bu bozma ilamı, yargılamada gereksiz delil tartışmalarını bitiren ve dürüstlük kuralı dairesinde adil kararlar verilmesini sağlayan muazzam bir kılavuzdur.
TÜRK MEDENİ KANUNU ALTI İLKESİ
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi, "İspat Yükü" başlığı altında medeni yargılamanın en genel ve en temel ispat kuralını şu şekilde formüle etmiştir:
"Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür." Bu hüküm, taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu özel hukuk davalarında hakimin re'sen delil toplama yetkisini sınırlandıran ve ispat yükünü doğrudan taraflara dağıtan emredici bir kuraldır.
HAYATIN OLAĞAN AKIŞI KAVRAMININ TANIMI
Hayatın olağan akışı; toplumun genel tecrübelerine, mantık kurallarına, doğa kanunlarına ve sosyal alışkanlıklara göre normal koşullarda gerçekleşmesi beklenen olaylar silsilesidir.
Örneğin; bir kişinin çalışmasının karşılığında ücret alması, bir malı teslim alanın onun bedelini ödemiş olması veya kiralanan taşınmazın bir bedel karşılığında kullanılması hayatın olağan akışına uygundur. Hukuk düzeni, olağan akışa uygun olan durumların varlığını önceden kabul eder (fiili karine). Bu durumların ispatlanmasına gerek yoktur, zira aksini kanıtlamak gerekir.
İSPAT YÜKÜNÜN TARAFLAR ARASINDA DAĞILIMI
İspat yükünün dağılımı, davanın türüne, tarafların iddia ve savunmalarına (def'i veya itiraz) göre usul hukuku kuralları çerçevesinde belirlenir.
Davacı, davasını dayandırdığı kurucu vakıaları (Örn: sözleşmenin kurulduğunu) ispat etmekle yükümlüyken; davalı da bu borcu sona erdiren engelleyici veya yok edici vakıaları (Örn: borcun ödendiğini) ispat etmekle yükümlüdür. İspat yükü sabit bir kavram olmayıp, yargılama sürecinde tarafların iddialarının olağanlık derecesine göre yer değiştirebilir (delil ikamesi külfeti).
KENDİ YARARINA HAK ÇIKARMA DURUMU
Ceza ve hukuk yargılamasının ortak kuralı uyarınca, hiç kimse sadece iddia etmekle hakkını elde edemez. Bir iddia, sahibine ancak kanıtlandığı takdirde bir hak veya menfaat sağlar.
Emsal kararda da belirtildiği üzere: "İleri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir." Davacı, bir alacağı olduğunu iddia ederek mahkemeden tahsil kararı almak istiyorsa, bu alacağın doğduğunu kanıtlamakla mükelleftir. İddia edilen olgunun kanıtlanamaması, o hakkın hukuken hiç doğmadığı sonucunu doğurur.
OLAĞAN DIŞI DURUMLARIN İSPATI GEREKLİDİR
Medeni yargılamada, hayatın olağan akışına ve genel yaşam tecrübelerine aykırı, sıradışı ve istisnai durumları iddia eden taraf, bu iddiasını ispat etmek zorundadır.
Örneğin; "Ben bu değerli taşınmazı arkadaşım olduğu için ona bedelsiz (hibe olarak) devrettim" diyen bir mülk sahibi veya "Biz bu daireyi 10 yıldır kira ödemeden kullanıyoruz, aramızda böyle anlaşma vardı" diyen bir kiracı, hayatın olağan akışına aykırı bir durumu savunmaktadır. Toplumda hiç kimse mülkünü bedelsiz olarak yabancı birine tahsis etmeyeceğinden, bu olağan dışı savunmayı yapan taraf iddiasını kesin delillerle kanıtlamalıdır. İspatlayamazsa olağan akış geçerli kabul edilir.
HMK UYARINCA İSPAT ARAÇLARI DENETİMİ
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), ispatın nasıl yapılacağını, hangi delillerin geçerli olduğunu (senetle ispat zorunluluğu vb.) ve delillerin nasıl ikame edileceğini tanzim eder.
HMK m. 189 ve devamı maddeleri uyarınca, ispat yükü kendisinde olan taraf, kanunun izin verdiği delil araçlarını (senet, yemin, tanık, bilirkişi) mahkemeye sunmalıdır. Özellikle HMK m. 200 uyarınca belirli bir miktarın üzerindeki hukuki işlemler ancak "senetle" (yazılı belgeyle) ispat edilebilir. Hayatın olağan akışına aykırı iddiaların tanıkla ispat edilmesi HMK engeline takılabilir; bu nedenle yazılı delil sunulması yasal zorunluluktur.
KANUNİ KARİNELER VE İSPAT KOLAYLIKLARI
Yasa koyucu, bazı durumlarda adaleti ve hızlı karar vermeyi sağlamak amacıyla "karineler" ihdas etmiştir. Karine, bilinen bir olgudan bilinmeyen bir olgunun çıkarılmasıdır.
Karineler "kanuni karineler" ve "fiili karineler" olarak ikiye ayrılır. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıayı ispat etmekle yetinir; hakkın kendisini ispat borcundan kurtulur. İspat yükü, bu karinenin aksini iddia eden karşı tarafa geçer. TMK m. 6’da yer alan "kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça" ibaresi, bu karinelerin varlığını ve ispat yükünü değiştiren özel durumları korumaktadır.
TÜRK MEDENİ KANUNU VE HMK HÜKÜMLERİ
İspat yükünü ve delil sunma zorunluluğunu düzenleyen temel emredici kanun maddeleri şu şekildedir:
TMK Madde 6 -
"Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür."
HMK Madde 190/1 -
"İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir."
Bu maddeler, yargılamada hak aramanın ve dürüstlük ilkesinin usuli güvenceleridir.
YARGISAL HÜKÜMLER VE İSPAT ADALETİ
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin bu emsal kararı, medeni usul hukukunda ezbere kararlar kurulmasını önleyen, hakimlerin delilleri tartarken kullanması gereken mantıksal süzgeci netleştiren fevkalade önemli bir içtihattır.
Sonuç olarak; TMK m. 6 ve HMK m. 190 uyarınca, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı iddialarda bulunan tarafa aittir. Kendi yararına hak iddia eden kişi, iddiasını kanunun öngördüğü delillerle kanıtlamalıdır. Yargıtay, bu kararla ispat adaletini korumuş, asıl olan durumların (karinelerin) gücünü teyit etmiş ve tarafların soyut iddialarla hak elde etmesinin önünü kesin olarak keserek Türk adalet sistemine paha biçilemez bir katkı sunmuştur.
SORU – CEVAP BÖLÜMÜ
İspat yükünün size düşmesi, ileri sürdüğünüz iddiayı veya savunmayı mahkemeye sunacağınız kanuni delillerle (belge, tanık, yemin vb.) kanıtlama zorunluluğunun sizde olması demektir. İddianızı ispatlayamazsanız davayı kaybedersiniz.
Toplumun genel tecrübe ve mantık kurallarına göre normalde olması beklenmeyen istisnai durumlardır (Örn: bir yabancının evinde bedava oturmanıza izin vermesi). Yargıtay kararlarına göre, bu olağan dışı durumu iddia eden kimse bunu kanıtlamakla yükümlüdür.
Banka havalesi kural olarak mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapılır. Karşı taraf paranın "hediye veya bağış" olduğunu iddia ediyorsa, bu hayatın olağan akışına aykırı bir savunma olduğundan, bağış iddiasını karşı tarafın yazılı belgeyle ispat etmesi gerekir.
Miktarı HMK m. 200'de belirlenen sınırın üzerindeki sözleşmeler ve işlemler kural olarak tanıkla ispat edilemez, senet (yazılı belge) sunulması zorunludur. Ancak delil başlangıcı, yakın akrabalık gibi kanuni istisnaların varlığı halinde tanık dinletilebilir.
İspat yükü kendisinde olan davacı veya davalı, iddiasını kanıtlayacak hiçbir delil sunamazsa veya sunduğu deliller yetersiz kalırsa, hakim iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle o taraf aleyhine karar verir (Dava reddedilir).
Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.