avoguzhansisman@hotmail.com Han Plus Çarşısı, Sultaniye Mah. 330. Sk., Esenyurt / İstanbul
Şişman Hukuk Bürosu Emsal Kararlar

NAFAKA KALDIRMA VE İNDİRME İLKELERİ

Boşanma sonrası mali yükümlülüklerin en tartışmalı alanlarından biri olan yoksulluk nafakası, temelini toplumsal dayanışma ve evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da devam eden "yardımlaşma yükümlülüğü" ilkesinden alır. Türk Medeni Kanunu çerçevesinde düzenlenen bu kurum, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan tarafın, kusuru daha ağır olmamak kaydıyla diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak isteyebileceği bir irattır. Ancak "süresiz" ibaresi, nafaka borçlusunun ömür boyu hiçbir değişiklik yapmaksızın bu borcu ödeyeceği anlamına gelmez. Hukuk düzenimiz, değişen hayat koşulları ve tarafların sosyal-ekonomik durumlarındaki iyileşme veya kötüleşmeleri göz önüne alarak, nafakanın kaldırılması veya indirilmesi mekanizmalarını düzenlemiştir. Bu mekanizmaların işletilmesinde en temel usul kuralı ise "çoğun içinde az da vardır" ilkesidir. Bu ilke, adaletin tesisinde mahkemelere geniş bir inceleme alanı açarken, taraflar arasındaki dengenin hakkaniyete uygun şekilde yeniden kurulmasını sağlar.

Nafaka uyarlama davaları, sadece rakamsal bir uyuşmazlık değil, aynı zamanda nafaka alacaklısının "yoksulluk" statüsünün devam edip etmediğinin yargısal bir denetimidir. Yargıtay'ın yerleşik kararlarında yoksulluk; bireyin yeme, barınma, giyinme, sağlık ve ulaşım gibi en temel insani ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde düzenli bir gelirden mahrum olması şeklinde tanımlanır. Bir tarafın boşanma sırasında ev hanımı olması ancak daha sonra bir gelire kavuşması (emekli maaşı, yetim aylığı vb.) veya bir mal varlığı edinmesi, yoksulluğun tamamen ortadan kalktığı veya en azından hafiflediği karinesini doğurur. Mahkemelerin görevi, bu değişikliğin nafaka miktarını nasıl etkileyeceğini titizlikle araştırmak ve "kaldırma" talebiyle açılan bir davada, şartlar tam olarak oluşmasa dahi "indirim" seçeneğini mutlaka değerlendirmektir. Bu makalemizde, nafakanın kaldırılması ve indirilmesi arasındaki usuli ilişkiyi, yoksulluk kavramının güncel tanımını ve Yargıtay'ın eksik araştırma üzerinden bozma kriterlerini akademik bir perspektifle analiz edeceğiz.

YOKSULLUK NAFAKASININ HUKUKİ MAHİYETİ

Yoksulluk nafakası, özü itibariyle ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Bilimsel öğretide ve yüksek yargı içtihatlarında, evlilik birliği süresince eşler arasında var olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin hukuken sona ermesinden sonra da "kısmen devamı" niteliğinde olduğu kabul edilir. Bu nedenle nafaka, bir ceza veya yaptırım değil, eski eşin hayatını insanca sürdürebilmesi için sağlanan bir "sosyal güvenlik" aracıdır. Ancak bu yardımlaşma borcu, nafaka alacaklısının kendi kendine yeter hale gelmesiyle birlikte zayıflar veya tamamen ortadan kalkar. Kanun koyucu, TMK madde 176/3 ile yoksulluğun ortadan kalkması durumunda nafakanın kaldırılmasına olanak tanıyarak, borçlu tarafın üzerindeki yükü hafifletmeyi amaçlamıştır.

Nafakanın hukuki mahiyeti değerlendirilirken, tarafların kusur oranları kadar ekonomik dengeler de göz önünde bulundurulur. Boşanma protokolünde veya mahkeme kararında belirlenen nafaka miktarı, o tarihteki veriler ışığında "hakkaniyete uygun" kabul edilir. Ancak geçen zaman, enflasyon, tarafların yeniden evlenmesi veya yeni bir gelir elde etmesi bu dengeyi bozabilir. Hukuk, statik değil dinamik bir yapıya sahip olduğu için, başlangıçtaki "denge noktası" saptığında mahkemenin müdahale etmesi zorunludur. Bu müdahale, tarafların sosyal haklarını korurken aynı zamanda bir tarafın sebepsiz zenginleşmesine veya diğer tarafın ekonomik yıkımına yol açmayacak bir "altın oran" bulma çabasıdır.

Yoksulluk nafakasına ilişkin bir diğer önemli husus, nafakanın irat (aylık ödeme) şeklinde belirlenmiş olmasıdır. İrat şeklinde ödenen nafakalar, doğası gereği geleceğe yöneliktir ve gelecekteki belirsizlikleri içerir. Bu belirsizlikler gerçekleştiğinde (örneğin alacaklının iş bulması), kanun "uyarlama" hakkını saklı tutar. Mahkemeler bu davaları incelerken, sadece rakamlara değil, tarafların yaşam tarzlarına ve toplumdaki ortalama geçim standartlarına da bakmak zorundadır. Adalet, yardımlaşma yükümlülüğünü sürdürürken, bu yükümlülüğün bir istismar aracına dönüşmesini engelleyecek denetim mekanizmalarını her zaman canlı tutar.

YOKSULLUK KAVRAMININ YARGISAL TANIMI

Hukukumuzda "yoksulluk" kavramı, sadece hiçbir geliri olmama halini ifade etmez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik kararlarında kabul edildiği üzere yoksulluk; "yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür ve eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların" içinde bulunduğu durumdur. Bu tanım, yoksulluğun sadece biyolojik varlığı sürdürmek değil, sosyal bir varlık olarak bireyin gelişimini de kapsadığını ortaya koyar. Dolayısıyla, kişinin bir miktar gelirinin olması, onu her zaman "yoksulluktan çıkmış" kılmaz. Gelirin miktarı ve bu gelirin zorunlu harcamaları karşılamadaki yeterliliği, mahkemece her somut olayda ayrı ayrı tartılmalıdır.

Yoksulluk tanımındaki en hassas kriter, toplumdaki asgari yaşam standardıdır. Yargıtay, bir kişinin asgari ücret seviyesinde bir gelire sahip olmasını, yoksulluk nafakasının kaldırılması için tek başına yeterli bir neden olarak görmemektedir. Asgari ücretle çalışan bir bireyin, kira, fatura ve temel gıda giderlerinden sonra "kültür, eğitim ve sağlık" gibi gelişime yönelik harcamaları yapamayacağı varsayılır. Ancak bu durum, asgari ücretin nafaka miktarını hiç etkilemeyeceği anlamına da gelmez. Asgari ücret, yoksulluğu tamamen bitirmese de yoksulluğun "derecesini" azaltır. Bu da nafakanın kaldırılmasına değil, "indirilmesine" gerekçe oluşturur. Mahkemeler bu ayrımı yaparken, nafaka alacaklısının tek başına mı yaşadığı, çocuklarına bakıp bakmadığı veya barınma giderinin olup olmadığı gibi detayları SED araştırmasıyla saptar.

Günümüz ekonomik koşullarında yoksulluk sınırı sürekli değişmektedir. Yargı, bu değişimi takip ederek kararlarını güncellemekle yükümlüdür. Bir eşin boşanmadan sonra elde ettiği "yetim aylığı" veya "kira geliri" gibi düzenli kalemler, yoksulluk tanımındaki "gelirsizlik" unsurunu doğrudan sarsar. Ancak bu gelirin niteliği de önemlidir. Örneğin, sadece geçici bir süreliğine alınan bir yardım veya sürekliliği olmayan bir destek, yoksulluğu ortadan kaldırmaz. Yoksulluktan çıkışın "kalıcı ve denetlenebilir" olması esastır. Hukuk, bireyi muhtaç durumda bırakmayı değil, onu eski eşinin desteği ile kendi ayakları üzerinde durabileceği bir denge noktasına taşımayı hedefler.

NAFAKANIN KALDIRILMASI ŞARTLARI

Türk Medeni Kanunu’nun 176/3 maddesi, nafakanın kaldırılması gereken halleri üç ana başlıkta toplar: 1- Alacaklı tarafın yeniden evlenmesi (kendiliğinden kalkar), 2- Taraflardan birinin ölümü (kendiliğinden kalkar), 3- Alacaklının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi (mahkeme kararıyla kalkar). Nafaka borçlusunun en sık başvurduğu sebep, "yoksulluğun ortadan kalkması" durumudur. Yoksulluğun kalktığının kabulü için, alacaklının elde ettiği yeni gelirin veya mal varlığının, yukarıda tanımlanan zorunlu harcamaları tamamen karşılayacak düzeye ulaşmış olması gerekir.

Nafakanın kaldırılması davasında ispat yükü, davanın davacısı olan nafaka borçlusuna aittir. Davacı, eski eşinin mali durumunda boşanma tarihine göre esaslı bir iyileşme olduğunu kanıtlamak zorundadır. Örneğin, eşin düzenli bir işe girmesi, yüksek miktarlı bir miras edinmesi veya düzenli bir sosyal yardım (yetim aylığı, emekli maaşı vb.) almaya başlaması kuvvetli delillerdir. Ancak mahkeme, bu gelirlerin varlığını tespit etmekle yetinmemeli, bu gelirlerin alacaklıyı "yoksulluktan kurtarıp kurtarmadığını" detaylı bir Sosyal Ekonomik Durum (SED) araştırmasıyla analiz etmelidir. Eğer gelir artışı var ama hala yoksulluk sınırının altındaysa, mahkeme davanın kaldırılma talebini reddetmeli ancak indirim seçeneğini değerlendirmelidir.

Ayrıca, nafaka alacaklısının bir taşınmaza (ev, dükkan vb.) sahip olması da yoksulluk durumunu doğrudan etkiler. Barınma ihtiyacının kendine ait bir evle karşılanıyor olması, bireyin en büyük gider kalemini ortadan kaldırır. Bu durum, Yargıtay tarafından yoksulluğun hafiflediğine dair çok güçlü bir emare olarak kabul edilir. Ancak evin konumu, değeri ve alacaklının o evde oturup oturmadığı da önemlidir. Eğer eş evde oturmuyor da kiraya veriyorsa, kira geliri üzerinden bir hesaplama yapılır. Eğer hem evde oturuyor hem de başka gelirleri varsa, mahkeme artık nafaka borçlusunun yardımlaşma yükümlülüğünün sona erdiğine kanaat getirebilir. Kaldırma kararı verilirken "hakkaniyet", hem alacaklının muhtaç duruma düşmemesini hem de borçlunun gereksiz yere ödeme yapmamasını sağlayan bir denge terazisidir.

ÇOĞUN İÇİNDE AZ DA VARDIR İLKESİ

Hukuk yargılamasında "çoğun içinde az da vardır" ilkesi, bir tarafın daha geniş kapsamlı bir talebinin (kaldırma), daha dar kapsamlı bir talebi de (indirme) zımnen içerdiği varsayımına dayanır. Nafaka davaları özelinde bu kuralın uygulanması, usul ekonomisi ve adaletin tesisi açısından hayati bir öneme sahiptir. Eğer nafaka borçlusu mahkemeye başvurarak "eski eşimin geliri arttı, nafaka tamamen kaldırılsın" diyorsa; mahkeme yaptığı inceleme sonunda yoksulluğun tamamen kalkmadığını ancak azaldığını saptarsa, "davacı sadece kaldırma istemiş, indirim istememiş" diyerek davayı reddedemez. Aksine, kaldırma talebinin içinde indirme talebinin de olduğu kabul edilerek, hakkaniyete uygun bir indirim miktarı belirlenmelidir.

Bu ilke, hakimin "taleple bağlılık" (HMK madde 26) kuralının bir istisnası değil, talebin doğru yorumlanmasıdır. Davacının iradesi, nafaka yükünden tamamen kurtulmak olsa da, hukuk düzeni "tamamen kurtaramıyorsak bari hafifletelim" diyerek dengeyi kurar. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2015/8903 E. sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; kaldırma talebi, azaltma talebini de içerir ve bu durum nafaka miktarının indirilmesinde etken olarak dikkate alınmalıdır. Mahkemenin bu incelemeyi yapmaması, eksik araştırma ve inceleme nedeniyle bozma sebebidir. Bu kural, boşanmış eşler arasındaki mali dengenin sürekli olarak güncel kalmasını sağlar.

Özellikle uzun süren evliliklerin ardından bağlanan yüksek tutarlı nafakalar için bu ilke çok kritiktir. Yıllar içinde tarafların gelirleri değişir, çocuklar büyür, barınma şartları farklılaşır. Eğer her küçük değişiklik için ayrı bir "indirim davası" açılması gerekseydi, yargı yükü taşınamaz hale gelirdi. "Çoğun içinde az da vardır" ilkesi sayesinde, tek bir dava dosyası üzerinden kapsamlı bir uyarlama yapılabilir. Hakimin buradaki görevi, sadece tarafların sunduğu delillerle yetinmeyip, re'sen (kendiliğinden) araştırma ilkesinin hakim olduğu aile hukukunda, tarafların gerçek durumlarını karşılaştırarak en adil noktayı bulmaktır.

GELİR VE MAL VARLIĞININ NAFAKAYA ETKİSİ

Nafaka uyarlama davasında mahkemenin yapacağı en önemli işlem, tarafların boşanma tarihindeki mali durumları ile dava tarihindeki mali durumlarını kıyaslamaktır. Bu kıyaslamada sadece maaşlar değil, her türlü pasif gelir ve mal varlığı da hesaba katılır. Somut olayda incelenen "yetim aylığı" örneği bu noktada çok öğreticidir. Bir eşin boşanmadan sonra babasından veya annesinden dolayı yetim aylığı almaya başlaması, yoksulluk durumunu doğrudan iyileştiren somut bir veridir. Ancak mahkeme, bu aylığın miktarını belirlemekle kalmamalı; bu ek gelirin, eşin toplam geçim masrafları içindeki payını analiz etmelidir. 800 TL gibi bir gelirin (dava tarihindeki değerine göre), nafakanın tamamen kaldırılması için yeterli olup olmayacağı, alacaklının diğer varlıklarıyla birlikte değerlendirilir.

Taşınmaz mal varlığı (ev, arsa vb.) nafakayı etkileyen en güçlü unsurlardan biridir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, nafaka alacaklısının üzerine kayıtlı ve içerisinde oturulabilir bir konutunun olması, yoksulluktan çıkış için tek başına bir "karine" oluşturabilir. Çünkü kira gideri olmayan bir bireyin asgari ihtiyaçlarını karşılaması çok daha kolaydır. Ancak evin "maddi değeri" ve "kullanım durumu" araştırılmalıdır. Eğer ev çok eski, kullanılamaz durumdaysa veya üzerinde ağır hacizler varsa, bu mal varlığı alacaklıya gerçek bir ekonomik yarar sağlamaz. Mahkeme, sadece tapu kaydına bakarak karar vermemeli; SED araştırması ile bu taşınmazın alacaklının hayatına sağladığı gerçek katkıyı saptamalıdır.

Buna ek olarak, nafaka borçlusunun (davacı) durumu da incelenmelidir. Eğer borçlunun maaşı artmışsa ancak aynı oranda giderleri de artmışsa (yeni bir çocuk, ağır hastalık masrafları vb.), nafakanın kaldırılması yerine sadece indirilmesi veya mevcut halin korunması gerekebilir. Mahkemeler bu aşamada "matematiksel bir netlik" aramalıdır. Boşanma ilamında "maaşın yarısı" gibi değişken oranlar belirlenmişse, bu oranın dava tarihindeki karşılığı (TL olarak) netleştirilmelidir. Yargıtay, ödenmekte olan nafaka miktarının tam olarak tespit edilmemesini "eksik inceleme" olarak görmekte ve araştırmanın derinleştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

ASGARİ ÜCRET VE YOKSULLUK DURUMU

Asgari ücretin yoksulluk nafakasına etkisi, Türk aile hukukunun en tartışmalı konularından biridir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yıllar içinde gelişen içtihatlarında "asgari ücret almanın yoksulluğu ortadan kaldırmayacağı" ilkesini benimsemiştir. Bunun mantığı, asgari ücretin sadece hayatta kalma (minimum) düzeyinde bir gelir olması ve bireyin sosyal, kültürel ve sağlıkla ilgili tüm ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmasıdır. Bu nedenle, nafaka alacaklısı eski eşin asgari ücretli bir işe girmesi, nafakayı borçlu açısından otomatik olarak sona erdiren bir "kurtuluş" nedeni değildir. Ancak bu durum, dürüstlük kuralı ve hakkaniyet gereği nafaka miktarında ciddi bir "indirim" yapılmasını zorunlu kılar.

Mahkemelerin buradaki görevi, asgari ücret alan eşin "diğer şartlarını" incelemektir. Eğer eş asgari ücret alıyor ama ailesiyle yaşıyorsa ve kira masrafı yoksa, yoksulluğu büyük oranda aşmış kabul edilebilir. Ancak asgari ücret alıp tek başına ev geçindirmeye çalışıyorsa, yoksulluk durumu devam ediyor demektir. Yargıtay, bu tür durumlarda nafakanın tamamen kaldırılması taleplerini reddederken, yerel mahkemelere "indirim" seçeneğini hatırlatmaktadır. Nafaka borçlusu için asgari ücret, borçtan kurtulmak için bir basamak değil, borcun miktarını hakkaniyete uygun düzeye çekmek için bir kanıttır. Bu denge, alacaklının sokağa düşmesini engellerken borçlunun da sömürülmesinin önüne geçer.

Asgari ücret tartışmasında dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, nafaka alacaklısının "çalışma gücü"dür. Eğer eş gençse, sağlıklıysa ve eğitimliyse ancak kasten çalışmıyor ve sadece nafakaya güvenerek hayatını sürdürüyorsa, bu durum dürüstlük kuralına aykırı görülerek nafakanın kaldırılmasına veya sembolik bir düzeye indirilmesine neden olabilir. Hukuk, yardımlaşma yükümlülüğünü korur ama çalışabilecek durumda olup da yan gelip yatmayı bir yaşam tarzı haline getiren tarafı ödüllendirmez. Yoksulluk nafakası, muhtaçlığın bir sonucu olmalı, kişisel bir tercih haline gelmemelidir.

HAKKANİYET VE NAFAKA DENGELEMESİ

Nafaka hukukunda hakkaniyet (TMK madde 4), katı kuralların somut olayda adaletsizliğe yol açmasını engelleyen bir supaptır. Mahkeme hakimi, nafakanın kaldırılması veya indirilmesi konusunda karar verirken sadece rakamlara değil, vicdani kanaatine ve hayatın gerçeklerine göre hareket eder. Eğer bir eş, yıllarca süren evliliğin ardından yaşlı ve iş bulamaz durumda ortada kalmışsa, elde ettiği cüzi gelirler (yetim aylığı vb.) nafakayı tamamen kaldırmak için yeterli görülmemelidir. Hakkaniyet, zayıf tarafın korunmasını emreder. Ancak nafaka alacaklısı, edindiği mallar ve gelirlerle artık borçluya muhtaç olmaktan çıkmışsa, yardımlaşma yükümlülüğünün sürmesi bu kez borçlu için bir "zulüm" haline gelir.

Nafaka dengelemesinde "çoğun içinde az da vardır" kuralı, hakkaniyetin usuli aracıdır. Mahkeme, sadece siyah (kaldırma) veya beyaz (reddetme) arasında seçim yapmak zorunda kalmamalı, gri alanı (indirme) kullanarak adaleti tesis etmelidir. Yargıtay'ın bozma kararlarında sıklıkla vurguladığı "eksik araştırma" noksanlığı, aslında mahkemelerin tarafların hayatlarını yeterince "okuyamaması"ndan kaynaklanır. Bir tarafın ödeme gücündeki değişim ile diğer tarafın ihtiyacındaki değişim bir teraziye konulmalı ve bu terazinin dengesi bozulmuşsa, hakim müdahale ederek dengeyi yeniden kurmalıdır. Bu müdahale, tarafların boşanma sonrası yeni hayatlarını kurabilmeleri için gereken "hukuki barış"ın da temelidir.

Sonuç olarak; yoksulluk nafakasının kaldırılması veya indirilmesi davaları, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarındaki gerçek değişimlerin objektif ve kapsamlı bir şekilde araştırılmasını gerektirir. "Yoksulluk" kavramı, günün ekonomik koşullarıyla birlikte değerlendirilmeli; bir gelir artışının yoksulluğu tamamen mi bitirdiği yoksa sadece hafiflettiği mi netleştirilmelidir. "Çoğun içinde az da vardır" ilkesi uyarınca, mahkemeler kaldırma talebi karşısında indirim seçeneğini her zaman masada tutmalı ve hakkaniyete uygun, denetlenebilir gerekçelerle hüküm kurmalıdır. Unutulmamalıdır ki nafaka, eski eşler arasındaki bir husumet aracı değil, evrensel hukuk ilkeleriyle teminat altına alınmış bir sosyal yardımlaşma borcudur.

SORU – CEVAP BÖLÜMÜ

1. Sadece "nafaka kaldırılsın" diye dava açtım, mahkeme nafakayı indirebilir mi?

Evet. Hukuktaki "çoğun içinde az da vardır" ilkesi gereği, nafakanın kaldırılması talebi aynı zamanda indirilmesi talebini de kapsar. Mahkeme yoksulluğun tamamen kalkmadığını ama hafiflediğini saptarsa, nafakayı tamamen kaldırmak yerine uygun bir oranda indirebilir.

2. Eski eşim asgari ücretle işe girdi, nafaka otomatik olarak kesilir mi?

Hayır, asgari ücret almak yoksulluğu her zaman ortadan kaldırmaz. Yargıtay'a göre asgari ücretle çalışan birinin barınma, gıda ve sağlık gibi tüm ihtiyaçlarını karşılaması zor olabilir. Ancak bu durum nafakanın "indirilmesi" için çok güçlü bir sebeptir.

3. Eski eşime babasından yetim aylığı bağlandı, nafakadan kurtulabilir miyim?

Eski eşin yetim aylığı almaya başlaması, mali durumunun iyileştiğini gösterir. Eğer bu aylık ve diğer gelirleri (ev, kira vb.) onun geçimini sağlamaya yetiyorsa nafaka kaldırılabilir. Eğer yetmiyorsa, yetim aylığı miktarı göz önüne alınarak nafakada indirim yapılır.

4. Nafaka borçlusunun yeniden evlenmesi nafakayı düşürür mü?

Nafaka borçlusunun (ödeyen tarafın) yeniden evlenmesi, kendi iradesiyle üstlendiği bir mali yüktür. Kural olarak bu durum nafakayı indirmez. Ancak borçlunun mali gücü bu yeni durumla birlikte "katlanılamaz" seviyeye gerilemişse hakkaniyet gereği cüzi bir indirim tartışılabilir.

5. Eski eşimin üzerine ev olduğunu öğrendim, ne yapmalıyım?

Eski eşin üzerine bir ev olması, onun kira giderinin olmadığını veya kira geliri elde edebileceğini gösterir. Bu durum yoksulluğu önemli ölçüde hafifleten bir unsurdur. Nafaka uyarlama davası açarak bu mal varlığının yoksulluğu bitirdiğini veya hafiflettiğini ileri sürerek kaldırma veya indirim talep edebilirsiniz.

Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.

YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ İÇTİHAT METNİ
3. Hukuk Dairesi 2015/8903 E. , 2015/16666 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İSTANBUL ANADOLU 16. AİLE MAHKEMESİ TARİHİ : 26/12/2014 NUMARASI : 2014/286-2014/991 Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 Karar sayılı ilamı ile anlaşmalı boşandıklarını, müşterek çocuğun velayetinin davalıya verildiğini, söz konusu karar ile müşterek çocuk için ilk üç yıl davacının maaşının tamamını, daha sonraki yıllarda ise maaşının ½ sinin davalıya verilmesine karar verildiğini, müşterek çocuğun reşit olduğunu ve çalışmaya başladığını bu nedenle davalı lehine hükmedilen nafakanın kaldırılmasını talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının iddialarının asılsız olduğunu, Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 Karar sayılı ilamı ile davacının maaşından ödenmesine karar verilen miktarın müşterek çocuk lehine verilmediğini, davalı lehine takdir edildiğini bu nedenle davanın reddini istemiştir. Mahkemece; söz konusu nafakanın yoksulluk nafakası niteliğinde olduğu,müşterek çocuk için takdir edilmediği ayrıca boşanma davasından sonra tarafların sosyal ve ekonomik durumunda nafakanın kaldırmasını gerektirir bir değişiklik bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı ve vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava ; yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. TMK'nun 176/3.maddesine göre; irat biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın yoksulluğun ortadan kalkması halinde, mahkeme kararıyla kaldırılması mümkündür. Y.H.G.K nun 07.10.1988 gün ve 1998/2-656-688 sayılı ilamı ve 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95 sayılı ilamların da kabul edildiği gibi, yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir. Yargıtay'ın yerleşik kararlarında da “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir. (H.G.K 07.10.1998 gün ve 1998/2-656-688 sayılı kararı, 26.12.2001 gün ve 2001/2-1158-1185 sayılı kararı, 01.08.2002 gün ve 2002/2-397-339 sayılı kararı, 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95 sayılı kararı). Ancak kaldırma talebi azaltma talebini de içermekte olup, bu durum nafaka miktarının indirilmesinde etken olarak dikkate alınmalıdır. Yoksulluk durumu, günün ekonomik koşulları ile birlikte tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları değerlendirilerek takdir edilmelidir. Yoksulluk nafakası ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki; bilimsel öğretide, evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğinde olduğu belirtilmektedir. Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 karar sayılı ilamı ile tarafların boşanmalarına ve davalı lehine kararın kesinlemesinden itibaren davacının ilk üç yıl maaşının tamamını, daha sonraki yıllarda ise davacının maaşının %50 sinin davalıya verilmesine dair karar verilmiştir. Somut olayda; dosyadaki bilgi ve belgelerden, davalı kadının boşanma sırasında ev hanımı olduğu, bir geliri olmadığı, boşanmadan sonra 800 TL yetim aylığı almaya başladığı, üzerine kayıtlı bir evi olduğu, yaptırılan kolluk araştırması ile mahkemece tespit edilmiş, ancak davalının dava tarihi itibariyle Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 Karar sayılı boşanma ilamındaki hükme göre davacıya ödemekte olduğu nafaka miktarı tespit edilmemiştir. Mahkemece; dava tarihi itibariyle davalının Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 Karar sayılı boşanma ilamındaki hükme göre, davacıya ödemekte olduğu nafaka miktarının tam olarak tesbit edilip araştırılmadan eksik araştırma ve inceleme sonucunda hüküm kurulmuş olması doğru görülmemiş ve kararın bozulması gerekmiştir. O halde; mahkemece yapılacak iş, dava tarihi itibariyle davalının Ümraniye Aile Mahkemesinin 2005/1902 Esas ve 2006/103 Karar sayılı boşanma ilamındaki hükme göre davacıya ödediği nafaka miktarının tespit edilmesinden sonra, tarafların sosyal ekonomik durumları da gözönünde bulundurularak varılacak sonuca göre gerekirse davacının dava dilekçesindeki kaldırma talebi içinde indirme talebinin de olduğu (çoğun içinde az da vardır ilkesi gereğince) gözetilerek bir karar vermek olmalıdır. SONUÇ,Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.