RÜŞVET VERMEYE TEŞEBBÜS VE İLKELER
Rüşvet suçu, kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı işlenen en ağır suç tiplerinden biri olarak Türk Ceza Kanunu içerisinde özel bir öneme sahiptir. Kamu görevlisinin, görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması karşılığında kendisine veya bir başkasına menfaat sağlaması olarak tanımlanan bu suç, toplumsal adalet duygusunu zedeleyen ve kamu otoritesinin tarafsızlığını tartışmaya açan bir nitelik taşır. Ancak ceza hukuku öğretisinde ve uygulamada, bu suçun sadece tamamlanmış hali değil, "teşebbüs" aşamasında kalmış hali de oldukça karmaşık hukuki sorunları beraberinde getirmektedir. Rüşvet vermeye teşebbüs, failin rüşvet teklifinde bulunması ancak bu teklifin kabul edilmemesi veya menfaatin fiilen sağlanamaması durumunda ortaya çıkar. Bu noktada, failin kastının yoğunluğu ile meydana gelen tehlikenin ağırlığı arasındaki dengenin nasıl kurulacağı, ceza adaleti açısından kritik bir tartışma konusudur.
Ceza yargılamasında maddi gerçeğe ulaşma amacı, rüşvet gibi ispatı zor ve gizli işlenen suçlarda, mahkemelerin delil toplama ve değerlendirme süreçlerinde azami titizlik göstermesini zorunlu kılar. Özellikle rüşvet teklifinin yapıldığı iddia edilen ortamda, bu teklifin gerçekten bir kamu görevinin yerine getirilmemesini veya usulsüz yapılmasını temin amacıyla mı yapıldığı, yoksa meşru bir sürecin parçası mı olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde saptanmalıdır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, rüşvet suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının tespiti için sadece tanık beyanları veya tutanaklarla yetinilmemesi gerektiğini, olayın gelişimini etkileyen idari ve adli süreçlerin de dosyaya kazandırılmasının elzem olduğunu vurgulamaktadır. Eksik inceleme ile kurulan hükümler, masumiyet karinesini zedelediği gibi, cezanın şahsiliği ve orantılılığı ilkelerine de aykırılık teşkil etmektedir.
RÜŞVET SUÇUNUN HUKUKİ NİTELİĞİ VE UNSURLARI
Türk Ceza Kanunu’nun 252. maddesinde düzenlenen rüşvet suçu, bir "karşılaşma suçu" (inkontra suçu) olarak nitelendirilir. Zira suçun tamamlanabilmesi için rüşvet veren ile rüşvet alan kamu görevlisinin iradelerinin menfaat üzerinde birleşmesi gerekir. Kanun koyucu, 6352 sayılı yasa ile yaptığı köklü değişikliklerle, rüşvet suçunun kapsamını genişletmiş ve sadece doğrudan menfaat sağlanmasını değil, rüşvet konusunda anlaşmaya varılmasını da suçun tamamlanmış hali olarak kabul etmiştir. Ancak rüşvet teklifinin kamu görevlisi tarafından reddedilmesi durumunda, eylem teşebbüs aşamasında kalmış sayılır. Bu durumda fail, rüşvet vermeye teşebbüs suçundan sorumlu tutulur. Suçun maddi unsuru, kamu görevlisine görevinin ifası ile ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması için menfaat teklif edilmesidir. Buradaki "menfaat", sadece nakdi bir ödeme değil, ekonomik veya manevi değeri olan her türlü avantajı kapsayabilir.
Suçun manevi unsuru ise doğrudan kasttır. Fail, sunduğu menfaatin bir kamu görevlisinin görev alanına giren bir işle ilgili olduğunu bilmeli ve bu menfaati belirli bir sonucun elde edilmesi (veya engellenmesi) amacıyla sunmalıdır. Kanun maddesinin uygulanabilmesi için, teklif edilen menfaat ile kamu görevlisinin yapması veya yapmaması beklenen iş arasında açık bir "nedensellik bağı" ve "görev ilişkisi" bulunmalıdır. Eğer teklif edilen para veya menfaat, kamu görevlisinin görev alanına girmeyen bir hususla ilgiliyse veya genel bir nezaket kuralı sınırları içerisindeyse, rüşvet suçunun oluştuğundan söz edilemez. Bu nedenle, yargılama makamları rüşvetin "ne için" verildiğini ve kamu görevlisinin o esnadaki yasal yetkilerini detaylıca analiz etmek zorundadır.
Rüşvet suçuyla korunan hukuki değer, kamu yönetiminin dürüstlüğü ve tarafsızlığıdır. Toplumun, kamu hizmetlerinin parayla satın alınamayacağına olan inancı bu suç tipiyle korunur. Dolayısıyla, rüşvet sadece bireysel bir yolsuzluk eylemi değil, devlet mekanizmasına karşı girişilmiş bir güven suikastıdır. Bu yüksek koruma amacı nedeniyle, kanun koyucu teşebbüs aşamasındaki rüşvet eylemlerini de ağır yaptırımlara bağlamıştır. Ancak cezalandırma sürecinde, failin fiili ile toplumda yarattığı tehlike arasındaki orantı, teşebbüs indirim oranlarının belirlenmesinde temel kriter olmalıdır.
SUÇA TEŞEBBÜS VE CEZA İNDİRİMİ
Türk Ceza Kanunu’nun 35. maddesi, kişinin işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaması durumunu teşebbüs olarak tanımlar. Teşebbüs halinde ceza indirimi yapılırken kanunun belirlediği temel ölçüt, "meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı"dır. TCK m. 35/2 şu şekildedir: "Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir."
Uygulamada mahkemelerin en sık düştüğü hatalardan biri, teşebbüs indirimini yaparken yasal olmayan gerekçelere dayanmasıdır. Özellikle "failin kastının yoğunluğu" veya "suç işleme kararlılığı" gibi sübjektif kriterler, temel cezanın belirlenmesinde (TCK 61) dikkate alınabilecek hususlar olsa da, teşebbüs indirim oranının tayininde tek başına esas alınamaz. Teşebbüs indiriminde odak noktası, suçun tamamlanmasına ne kadar yaklaşıldığı ve bu girişimin kamu düzeninde yarattığı somut tehlikenin boyutudur. Rüşvet vermeye teşebbüs suçunda, failin parayı fiilen uzatıp uzatmadığı, kamu görevlisinin bu teklifi ne kadar ciddiye aldığı ve rüşvete konu işin önemi, tehlikenin ağırlığını belirleyen objektif unsurlardır.
Yargıtay, teşebbüs indiriminin belirlenmesinde "kast yoğunluğu" gibi gerekçelerin kullanılmasını hukuka aykırı bulmaktadır. Zira kastın yoğunluğu, failin iç dünyasıyla ilgilidir; oysa teşebbüs, dış dünyada yarattığı eksik icra ve tehlike üzerinden cezalandırılır. Eğer fail, rüşvet teklifinde bulunup hemen reddedilmişse, suçun tamamlanma ihtimali düşük kalmışsa ve kamu hizmetinin tarafsızlığına yönelik tehlike minimal düzeydeyse, indirim oranının fail lehine en üst sınırdan (3/4 oranında) yapılması hakkaniyete uygun düşecektir. Aksine, suçun tamamlanmasına çok yaklaşılmışsa ancak rastlantısal bir nedenle (örneğin üçüncü bir kişinin müdahalesiyle) menfaat sağlanamamışsa, tehlike daha ağır kabul edilerek indirim oranı daha düşük tutulabilir.
CEZANIN ERTELENMESİ VE YASAL ŞARTLAR
Cezanın ertelenmesi, hükmolunan cezanın infazının belirli şartlar altında geri bırakılmasıdır ve failin topluma kazandırılması amacını taşır. TCK’nın 51. maddesi uyarınca, işlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Ancak bunun için iki temel şartın varlığı aranır: Birincisi, kişinin daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması; ikincisi ise yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaat oluşmasıdır.
Kanun maddesinin lafzı oldukça nettir: "İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir."
Yargı pratiğinde, sanığın sabıkasının olması çoğu zaman "tek başına" erteleme engeli olarak görülmektedir. Oysa kanun, sadece 3 aydan fazla süreli "kasıtlı suç" mahkumiyetlerini engel saymıştır. Özellikle sanığın suç tarihinde yaşının küçük olması (suça sürüklenen çocuk statüsü) veya önceki mahkumiyetlerinin adli para cezası ya da hapis cezası dışındaki türde olması durumunda, bu kayıtlar erteleme için yasal engel teşkil etmez. Mahkeme, sanığın geçmişteki hatalarına değil, mevcut yargılama sırasındaki tutum ve davranışlarına, pişmanlık emaresi gösterip göstermediğine odaklanmalıdır. Sadece sabıka kaydına dayanılarak, kanuni şartlar oluştuğu halde erteleme kurumunun uygulanmaması, ceza hukukunun bireyselleştirilmesi ilkesine ve ölçülülük prensibine aykırıdır.
HAK YOKSUNLUKLARI VE UYGULAMA SINIRLARI
Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesinde düzenlenen "Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma", bir güvenlik tedbiri olarak hapis cezasına mahkumiyetin kanuni bir sonucudur. Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak; sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden, seçme ve seçilme ehliyetinden ve velayet, vesayet veya kayyımlık yetkilerinden yoksun bırakılır. Ancak bu yoksunlukların süresi ve kapsamı konusunda kanun koyucu, sanığın ailevi haklarını korumak adına özel bir istisna getirmiştir.
TCK 53/3 maddesi uyarınca; "Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri lehine mahkemece bu hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir." Bu hüküm, kişinin ceza infazı sırasında ailesinden tamamen kopmamasını ve ebeveynlik sorumluluklarını (mümkün olduğu ölçüde) devam ettirebilmesini amaçlar. Uygulamada en büyük hata, sanığın altsoyu (çocukları, torunları) dışındaki kişiler üzerindeki hak yoksunluklarının da "koşullu salıverilme" ile sona ereceğinin kabul edilmesidir. Oysa kanun, altsoy üzerindeki hakların koşullu salıverilmeyle iadesini mümkün kılarken, üçüncü kişiler üzerindeki vesayet veya kamu hizmetinden men gibi hak yoksunluklarının cezanın infazı tamamlanıncaya kadar devam etmesini öngörmüştür.
Rüşvet gibi kamu idaresine karşı işlenen suçlarda, 53. maddenin 5. fıkrasına göre ek bir yaptırım daha öngörülmüştür. Bu fıkraya göre, rüşvet suçundan mahkumiyet halinde, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hakların kullanılmasının yasaklanmasına karar verilebilir. Ancak bu ek yaptırım uygulanırken dahi, mahkeme kararlarında hangi hakların ne süreyle kısıtlandığı, kanunun belirlediği sınırlara uygun şekilde, net ve anlaşılır bir biçimde belirtilmelidir. Şablon ifadelerle veya kanun metnine aykırı şekilde genişletilen hak yoksunlukları, temel insan haklarını ihlal edici niteliktedir.
EKSİK İNCELEME VE BOZMA NEDENLERİ
Ceza muhakemesinde "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi, bir fiilin rüşvet teşebbüsü mü yoksa başka bir hukuki durum mu olduğunun tespiti için kapsamlı bir araştırmayı zorunlu kılar. Rüşvet suçunun iddiası, genellikle bir kamu görevlisinin tutanağına veya şikayetine dayanır. Ancak bu tutanak tek başına "mutlak doğru" kabul edilerek hüküm kurulamaz. Savunma makamı, teklif edilen paranın rüşvet değil, başka bir borç ilişkisi veya meşru bir işlemle ilgili olduğunu ileri sürüyorsa, bu savunmanın aksinin ispatlanması gerekir.
Özellikle bir işyerinde yapılan denetim sonrası "işlem yapılmaması için para teklif edildiği" iddiası söz konusuysa, mahkemenin öncelikle o denetimin sonucunu araştırması gerekir. İlgili kolluk veya idari birimlere müzekkere yazılarak, o tarihte gerçekten bir usulsüzlük saptanıp saptanmadığı, yasal bir işlem başlatılıp başlatılmadığı netleştirilmelidir. Eğer ortada ceza kesilmesini gerektiren bir durum yoksa, failin neden para teklif ettiği sorusu havada kalacak; belki de failin eylemi rüşvet değil, haksız bir tahrik altında veya hata sonucu yapılmış bir eylem olarak değerlendirilecektir. Maddi vakıanın temelini oluşturan idari sürecin araştırılmaması, eksik inceleme nedeniyle bozma nedenidir.
Adil bir yargılama, dosyadaki tüm "karanlık noktaların" aydınlatılmasını gerektirir. Rüşvet teklifi bir sürecin halkasıdır; bu sürecin öncesi ve sonrası araştırılmadan sadece o "teklif anına" odaklanmak, hukuki bir yanılsama yaratabilir. Kamu görevlisinin beyanları ile sanığın savunması arasındaki çelişkiler giderilmeden, olayın geçtiği yerdeki diğer tanıklar dinlenmeden veya ilgili kurum kayıtları incelenmeden kurulan mahkumiyet hükümleri, istinaf ve temyiz incelemelerinde hukuka aykırı bulunarak bozulmaktadır. Hukuk, ihtimallere değil, somut ve kesin delillere dayanır.
HUKUKİ SORU VE CEVAPLAR
Bir kişinin, kamu görevlisine görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için menfaat teklif etmesi, ancak bu teklifin kamu görevlisi tarafından reddedilmesi durumunda rüşvet vermeye teşebbüs suçu oluşur. Eğer teklif kabul edilseydi (anlaşma sağlansaydı), suç teşebbüs aşamasından çıkıp tamamlanmış sayılacaktı.
TCK 35/2 uyarınca, suça teşebbüs durumunda verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Bu oranın belirlenmesinde "meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı" esas alınır. Failin kastının yoğunluğu bu indirimin oranını belirlemede yasal bir ölçüt değildir.
Evet, ertelenebilir. TCK 51 uyarınca sadece "kasıtlı bir suçtan dolayı 3 aydan fazla hapis cezası" olanların cezası ertelenemez. Eğer önceki suç taksirliyse, hapis cezası dışındaysa veya 3 aydan az ise ertelemeye yasal bir engel yoktur. Mahkeme sanığın suç sonrası pişmanlığını değerlendirerek karar vermelidir.
Genel kural olarak, TCK 53'te belirtilen hak yoksunlukları mahkum olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam eder. Ancak, kişinin kendi altsoyu (çocukları vb.) üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık hakları, koşullu salıverilme tarihinden itibaren iade edilebilir.
Mahkemenin, suçun oluşup oluşmadığını belirlemek için gerekli olan temel delilleri toplamamasıdır. Örneğin, rüşvet teklifine neden olduğu iddia edilen idari işlemin veya denetimin sonucunun araştırılmaması, ilgili kurumlarla yazışma yapılmaması eksik inceleme sayılır ve kararın bozulmasına yol açar.
Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir.