YABANCI KARARLARDA KARŞILIKLILIK VE TENFİZ
Küreselleşen dünyada ticari ilişkilerin, aile bağlarının ve sermaye hareketlerinin uluslararası bir boyut kazanması, farklı ülkelerin hukuk sistemleri ve mahkemeleri arasındaki etkileşimi zorunlu kılmıştır. Bir devletin mahkemesi tarafından verilen bir kararın, sınırları aşarak başka bir egemen devletin topraklarında da hukuki sonuç doğurabilmesi (icra edilebilmesi veya kesin hüküm teşkil etmesi), devletlerin egemenlik hakları ile doğrudan bağlantılı çok hassas bir Milletlerarası Özel Hukuk (MÖHUK) meselesidir. Kural olarak, hiçbir devlet, kendi yargı yetkisi dışında verilmiş bir yabancı mahkeme kararını kendi ülkesinde doğrudan geçerli saymak veya icra etmek zorunda değildir. Ancak hukuki istikrarı sağlamak ve hak kayıplarını önlemek amacıyla devletler, belirli yasal şartların (özellikle "karşılıklılık" esası) gerçekleşmesi halinde yabancı kararları kendi hukuk sistemlerine entegre etmeyi kabul etmişlerdir. Türkiye'de bu entegrasyon "Tanıma ve Tenfiz" davaları yoluyla gerçekleşir. Yabancı mahkemede lehine karar alan bir tarafın, bu kararı Türkiye'de kesin delil veya kesin hüküm olarak kullanabilmesinin ön şartı, o ülkeyle Türkiye arasında hukuki veya fiili bir karşılıklılığın bulunmasıdır. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin uyuşmazlığa konu olan emsal kararı; karşılıklılık esası bulunmayan bir devlet mahkemesince verilmiş kararın Türk mahkemelerince peşinen "kesin hüküm" olarak kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu, tenfizi mümkün olmayan bu kararların Türk hukuku açısından en fazla "takdiri delil" niteliği taşıyabileceğini ve Türk hakiminin davayı usulden reddetmeyip mutlaka işin esasına (maddi vakıalara) girmesi gerektiğini usul ve esas yönünden derinlemesine inceleyen abidevi bir karardır.
YABANCI MAHKEME KARARLARININ HUKUKİ NİTELİĞİ
Devletlerin yargı yetkisi, egemenliklerinin en önemli ve devredilemez unsurlarından biridir. Türk mahkemeleri Türk milleti adına, Alman mahkemeleri Alman devleti adına yargı yetkisini kullanır. Bir devletin mahkemesince verilen karar, ancak o devletin sınırları içinde (mülkilik ilkesi) doğrudan sonuç doğurur ve kamu gücüyle (icra daireleri vasıtasıyla) zorla yerine getirilebilir. Bir yabancı mahkeme kararı (örneğin İngiltere'de verilmiş bir alacak davası kararı), fiziki olarak evraka dökülmüş, mühürlenmiş ve kesinleşmiş olsa dahi, Türk sınırlarından içeri girdiği anda doğrudan bir "ilam" (kesinleşmiş yargı kararı) veya icra edilebilir bir belge niteliği taşımaz. Türk hukuk sistemine göre bu yabancı karar, şeklen resmi bir evrak olsa da, içerik ve bağlayıcılık bakımından Türk mahkemesinin onay süzgecinden (tanıma veya tenfiz prosedüründen) geçmediği sürece adeta "yabancı bir cisim" statüsündedir. Bu onayın alınmadığı veya alınamadığı hallerde yabancı karar, Türk hukuku açısından nihai ve emredici bir çözüm belgesi değil, sadece uyuşmazlığın geçmişine dair bilgi veren basit bir ispat aracı konumuna indirgenir.
TANIMA VE TENFİZ KAVRAMLARININ FARKI
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK), yabancı mahkeme kararlarının Türkiye'de etki doğurabilmesi için iki temel hukuki kurum öngörmüştür: Tanıma ve Tenfiz. "Tenfiz", yabancı mahkeme tarafından hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devletin kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan icra edilebilir nitelikteki kararların, Türkiye'de de (icra daireleri aracılığıyla) zorla icra olunabilmesini sağlayan mahkeme kararıdır (MÖHUK m. 50). Örneğin, yabancı bir mahkemenin verdiği tazminat veya nafaka ödeme kararı Türkiye'de ancak "tenfiz" davası sonucunda icraya konulabilir. "Tanıma" ise (MÖHUK m. 58), yabancı mahkeme kararının icra (zorla yerine getirme) gerektirmeyen, ancak kesin hüküm (res judicata) veya kesin delil etkisinin Türkiye'de kabul edilmesidir. Örneğin, yabancı mahkemede verilmiş bir boşanma kararının Türkiye'de nüfus kütüğüne işlenmesi bir tanıma işlemidir. Gerek tanıma gerekse tenfiz davalarında Türk mahkemeleri yabancı kararın esasına girmez (kararın doğru veya yanlış olduğunu tartışmaz), sadece MÖHUK'ta sayılan şekli ve yasal şartların (kamu düzenine aykırılık olmaması, savunma hakkının ihlal edilmemiş olması vb.) bulunup bulunmadığını denetler.
TENFİZDE KARŞILIKLILIK MÜTEKABİLİYET ESASI
MÖHUK'un 54. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi, yabancı bir mahkeme kararının Türkiye'de tenfiz edilebilmesi için aşılması gereken en zorlu ve en temel şartı düzenler: "Karşılıklılık" (Mütekabiliyet). Buna göre, kararı veren devlet ile Türkiye arasında, mahkeme kararlarının karşılıklı olarak tenfizini öngören bir "uluslararası sözleşme" (ahdi karşılıklılık) bulunmalı; veya o devletin kanunlarında Türk mahkemelerince verilmiş kararların tenfizini mümkün kılan bir "yasal düzenleme" (kanuni karşılıklılık) yer almalı; yahut o devlette Türk mahkemesi kararlarının fiilen tenfiz edildiğini gösteren bir "fiili durum" (fiili karşılıklılık) olmalıdır. Egemenlik eşitliği prensibine dayanan karşılıklılık şartı, devletin kendi vatandaşlarını ve mahkemelerini koruma refleksinin bir sonucudur. Türk mahkemesi, "Senin devletin benim mahkememin kararını tanıyor ve uyguluyorsa, ben de senin mahkemenin kararını uygularım" mantığıyla hareket eder. Şayet kararın verildiği o devlet, Türk mahkemelerinin kararlarını kendi ülkesinde tenfiz etmiyor veya bu konuda hiçbir yasal/fiili zemin sunmuyorsa, Türk hakimi de (MÖHUK'un açık ve emredici hükmü gereği) o devletin mahkeme kararının Türkiye'de tenfizine karar veremez.
KARŞILIKLILIK OLMADIĞINDA KARARIN STATÜSÜ
Emsal yargılamaya konu olayda yaşanan hukuki kriz tam olarak burada patlak vermiştir. Uyuşmazlığın taraflarından biri, yabancı bir devlet mahkemesinden (2009 yılında) aldığı bir kararı Türk mahkemesine sunmuş ve "Bu konu zaten yabancı mahkemede çözüldü, dava kesin hüküm nedeniyle reddedilsin" talebinde bulunmuştur. İlk derece (yerel) Türk mahkemesi de bu yabancı kararı bir "kesin hüküm" (res judicata) kabul ederek davayı reddetmiştir. Ancak Yargıtay incelemesinde ortaya çıkan gerçek; kararı veren o yabancı devlet ile Türkiye Cumhuriyeti arasında mahkeme kararlarının tenfizini veya tanınmasını sağlayacak hiçbir sözleşme, yasa veya fiili bir karşılıklılık bulunmadığıdır. Karşılıklılığın (mütekabiliyetin) bulunmadığı bir durumda, yabancı kararın Türkiye'de tenfizi veya tanınması yasal olarak "imkansızdır". Tenfizi hukuken mümkün olmayan, yani Türk hukuk sistemine entegre olamayan bir yabancı kararın, Türk yargılamasında bir davanın kaderini belirleyecek kadar güçlü bir statüye kavuşması usul hukukunun temel dogmatik yapısına aykırıdır.
KESİN HÜKÜM VE KESİN DELİL YASAĞI
Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) sistematiğinde "Kesin Hüküm", tarafları, konusu ve sebebi aynı olan bir davanın daha önce bir mahkemece çözümlenip karara bağlanmış olması ve bu kararın kesinleşmiş olması durumunu ifade eder. Kesin hüküm bulunan bir uyuşmazlık hakkında ikinci bir dava açılamaz, açılırsa "dava şartı yokluğundan" usulden reddedilir. Benzer şekilde "Kesin Delil" (örneğin yemin, ilam, kesinleşmiş resmi senet), hakimi mutlak surette bağlayan ve aksine kanaat getirmesini (ispatını) imkansız kılan belgelerdir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi kararında açıkça belirtildiği üzere; karşılıklılık esası (mütekabiliyet) bulunmadığı için Türkiye'de tenfizi veya tanınması olanaklı olmayan bir yabancı mahkeme kararı, Türk hakimi için asla ve kata "kesin hüküm" veya "kesin delil" sayılamaz. Zira bu kararın Türk devleti nezdinde resmi bir bağlayıcılığı (ilam vasfı) kurulamamıştır. Yerel mahkemenin, bu geçersiz ve tenfiz edilemez yabancı belgeyi kesin hüküm kabul ederek Türk vatandaşının (veya tarafın) dava açma ve hakkını arama hürriyetini usulden sonlandırması açık bir hukuka aykırılıktır.
YABANCI KARARIN TAKDİRİ DELİL OLMASI
Tenfizi mümkün olmayan yabancı bir mahkeme kararının "kesin hüküm" veya "kesin delil" olamaması, o belgenin değersiz bir kağıt parçası olduğu ve mahkemece çöpe atılacağı anlamına da gelmez. Türk hukuk pratiği bu belgelere kendine has, ara bir statü tanımıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (YHGK) 11.10.1972 tarihli ve 2/493-829 sayılı o meşhur ve köklü içtihadına atıf yapan 14. Hukuk Dairesi, bu durumu çok net özetlemiştir: Tenfiz veya tanıma engeli bulunan yabancı mahkeme kararları, Türk hakimi önünde ancak ve ancak "takdiri delil" (discretionary evidence) olarak değerlendirilebilir. Takdiri delil; hakimi mutlak olarak bağlamayan, hakimin vicdani kanaati, diğer deliller ve dosya kapsamıyla birlikte serbestçe değerlendirip ağırlığını ölçeceği sıradan bir belge (örneğin bir tanık beyanı, özel bir tutanak veya gayri resmi bir yazışma) hükmündedir. Yabancı hakim o kararı verirken bazı delilleri toplamış, tanıkları dinlemiş olabilir; Türk hakimi bu yabancı kararı okur, oradaki tespitleri görür, ancak bu tespitlere kendi mantık ve hukuk süzgecinden geçirerek istediği ölçüde itibar eder (veya hiç etmez).
TÜRK MAHKEMESİNİN ESASA GİRME ZORUNLULUĞU
Yabancı mahkeme kararının kesin hüküm değil de sadece "takdiri delil" seviyesine indirilmesi, usul hukuku açısından devasa bir sonuç doğurur: Türk mahkemesi davayı "kesin hüküm var" diyerek usulden reddedemez. Takdiri delil statüsündeki bir belge, hakimin önüne gelen uyuşmazlığın "esasını" (maddi gerçeği, kimin haklı kimin haksız olduğunu) bizzat araştırmasını zorunlu kılar. Yargıtay'ın emsal kararının hüküm fıkrasındaki "Bu nedenle, işin esası incelenerek bir hüküm kurulması gerekir" ifadesinin temelinde yatan hukuk felsefesi budur. Türk hakimi, sanki o yabancı ülkede hiç yargılama yapılmamış, o karar hiç verilmemiş gibi; taraflardan iddia ve savunmalarını almalı, tanıkları dinlemeli, bilirkişi incelemesi yaptırmalı, Türk maddi hukuk kurallarını somut olaya uygulamalı ve kendi vicdani kanaatiyle yepyeni bir "Türk mahkemesi ilamı" inşa etmelidir. Yabancı karar, bu inşa sürecinde sadece yol gösterici veya destekleyici zayıf bir materyal (takdiri delil) olarak dosyada bulunabilir.
YARGITAY 14 HUKUK DAİRESİ ANALİZİ
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin 2014/16082 Esas ve 2015/2916 Karar sayılı bu incelemesi, Milletlerarası Özel Hukuk (MÖHUK) hükümlerinin Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) karşısındaki emredici konumunu teyit eden bir adalet dersidir. Yerel mahkeme, pratik (veya yanlış) bir düşünceyle "Yabancı mahkeme zaten dosyayı inceleyip karar vermiş, tekrar yargılama yapmaya (esasa girmeye) gerek yok, kesin hükümden reddedelim" şeklinde bir tembellik veya hukuki yanılgı içine düşmüştür. Ancak Yargıtay, devletin yargı bağımsızlığını ve karşılıklılık ilkesinin ciddiyetini hatırlatarak; Türkiye ile mütekabiliyeti olmayan bir devletin yargısının, Türk adliye koridorlarında kestirip atıcı (kesin hüküm) bir güç kullanamayacağını ilan etmiştir. Karar, 1972 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihadına atıf yaparak, Yargıtay'ın bu konudaki istikrarlı duruşunun (yabancı kararın takdiri delil sayılmasının) on yıllardır değişmeyen bir devlet ve yargı politikası olduğunu da teyit etmiştir.
SONUÇ VE ULUSLARARASI ÖZEL HUKUK ETKİLERİ
Sonuç olarak; Milletlerarası Özel Hukuk ilkeleri uyarınca, yabancı bir devlet mahkemesince verilmiş ve kesinleşmiş kararların Türkiye'de doğrudan hüküm (kesin delil veya kesin hüküm) ifade etmesi mümkün değildir. Bu kararların Türk hukuku sistemine entegre olabilmesi için mutlaka "Tanıma" veya "Tenfiz" davası süzgecinden geçmesi gerekir. MÖHUK m. 54 uyarınca tenfiz (veya tanıma) davasının en aşılmaz şartı olan "Karşılıklılık" (mütekabiliyet) esasının, kararı veren yabancı devlet ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bulunmaması halinde, o yabancı kararın tenfizi hukuken olanaksızdır. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin emsal kararıyla da sabit olduğu üzere; tenfizi mümkün olmayan bu tür yabancı kararlar, Türk mahkemelerini usulen bağlayan bir "kesin hüküm" değil, sadece davanın seyrinde değerlendirilebilecek basit bir "takdiri delil" niteliğindedir. Türk mahkemeleri, bu geçersiz ve bağlayıcı olmayan yabancı belgelere dayanarak davayı usulden (kesin hüküm nedeniyle) reddedemez; mutlak surette kendi yargı yetkisini tam olarak kullanıp "işin esasına girerek", Türk kanunları çerçevesinde yeni, bağımsız ve adil bir karar vermek zorundadır. Bu emsal içtihat, uluslararası alanda vatandaşların hak kaybına uğramasını engelleyen ve Türk yargı bağımsızlığını muhafaza eden sarsılmaz bir kalkandır.
SORU – CEVAP BÖLÜMÜ
Hayır, doğrudan geçerli olmaz. Yabancı mahkeme kararının Türkiye'de (nüfusa işlenmesi, icraya konulması vb. için) hukuki sonuç doğurabilmesi için Türk mahkemelerinde mutlaka "Tanıma" veya "Tenfiz" davası açmanız ve kararı onaylatmanız şarttır.
Karşılıklılık; yabancı kararı veren devletin mahkemelerinin de kendi ülkelerinde Türk mahkeme kararlarını tanıyor ve tenfiz ediyor (uyguluyor) olması demektir. Eğer o ülke bizim kararlarımızı uygulamıyorsa (karşılıklılık yoksa), Türk mahkemeleri de onların kararını tenfiz edemez.
Tamamen çöpe atılmaz. Yargıtay kararlarına göre bu yabancı mahkeme ilamı Türkiye'de "kesin hüküm" olamasa da, hakimin davayı çözerken dosyada inceleyebileceği ve inandırıcılığını serbestçe tartabileceği "takdiri bir delil" (ispat aracı) olarak dosyada kalır.
Kesin delil (örneğin Türk mahkemesi ilamı, senet, yemin); hakimi bağlar ve hakimin aksine karar vermesini engeller. Takdiri delil ise (örneğin tanık beyanı, karşılıklılığı olmayan yabancı karar); hakimi bağlamaz, hakim bu delile inanıp inanmamakta ve ne kadar ağırlık vereceğinde tamamen serbesttir.
Yabancı mahkemede haksız yere davayı kaybettiyseniz, o karar Türkiye'de kesin hüküm sayılmayacağı için; aynı davayı Türkiye'de tekrar (sıfırdan) açabilir, hakimin işin esasına girmesini sağlayabilir ve Türk mahkemesinde bu kez davayı kazanma şansı yakalayabilirsiniz.
Bu makalede yer verilen değerlendirmeler, Yargıtay’ın emsal nitelikteki kararları esas alınarak ve resmi internet sitesinde yayımlanan metinler üzerinden hazırlanmıştır. Ancak olası güncellemeler ve hata ihtimallerine karşı, ilgili kararların kullanılmadan önce mutlaka Yargıtay’ın resmi kaynaklarından teyit edilmesi gerekmektedir